KOBİ’ler için eOfis’ten “Sanal Ofis” hizmeti


eOfis, girişimcilere şirket kurmak konusunda büyük kolaylıklar sağlayan “hazır ofis” ve “sanal ofis” hizmeti sunuyor.
İSTANBUL – Üç yıl önce Yeşilköy EGS Business Blokları’nda kurulan eOfis, girişimcilere şirket kurmak konusunda büyük kolaylıklar sağlayan “hazır ofis” ve “sanal ofis” hizmeti sunuyor. Şirket, yurtdışında kullanım oranı oldukça yüksek olan “sanal ofis” hizmetini Türkiye’ye getiren isimlerden. Firma, şirket açmak isteyen ve dolayısıyla bir ofis tutmak zorunda olan kişilerin hayatlarını kolaylaştırıyor. Bir ofis açmanın maliyeti, kirası, dekorasyonu gibi alanlarda destek sunan eOfis, şirket sahipleri ofislerinde yokken telefonlarını yanıtlamanın yanı sıra kargoların karşılanması konusunda dahi müşterilerine yardımcı oluyor. Özellikle KOBİ’ler ve iş hayatına yeni başlayan firmalar için büyük kolaylıklar sunan şirket, büyük maliyetleri bile firmalar için daha karşılanabilir hale getiriyor.

Firma, Yeni işyeri açan, ofisini sık kullanmayan ve mobil çalışanları hedef alan ve prestijli lokasyonlarda bir iş adresinin yanı sıra şirket telefonlarının şirket adıyla cevaplandığı, posta ve kargoların şirket adına alınıp, talep doğrultusunda istenilen adrese yönlendirildiği sekreterya hizmetini de çok uygun ücretlerle sunuyor. Sanal ofisler, ofis maliyetlerini minimuma indirirken sadece işine odaklanarak hızla ve güvenle büyümek isteyen işletmeler için büyük bir avantaj haline geliyor.
Ofislerinin özellikle prestijli plazalarda, ulaşımı kolay ve merkezi lokasyonlarda olmasına dikkat eden eOfis, işbirliği yaptıkları şirketlerle mali müşavirlik, hukuk danışmanlığı, bilişim teknolojileri hizmetleri konularında da müşterilerine destek oluyor. Şirket ayrıca ofislerinde çeşitli büyüklükte tam donanımlı toplantı odaları, kapalı ve açık ofisler, iş salonları, telefon görüşme odaları ve self servis mutfak alanları bulunduruyor. “Kullandıkça  öde” gibi esnek bir kullanıma sahip olan hazır ofis sisteminde müşteriler, hiç yatırım yapmadan, hiçbir genel gider ödemeden, temizlik, güvenlik, sekreterya ve mutfak vb. personel giderleri olmadan ofislerinde sadece işlerine konsantre olarak çalışabiliyor.

“Sanal ofis” hizmeti ise özellikle evden çalışan, sık seyahat eden ve ofisini sürekli kullanmayan kişiler için oldukça ideal. Kişiler, tam zamanlı kullanmadıkları ofislere yüksek kira bedeli ödemek yerine sanal ofis hizmetini tercih ederek çok daha uygun şartlarla istedikleri zaman ofislerini kullanabiliyorlar.

Reklamlar

Kentsel dönüşümü doğru anlamak


Tarık ŞENGÜL*

Bu kısa değerlendirme kentsel dönüşüm uygulamalarını iyi anlamadığımızı ve yerel seçimlere giderken bu yetersizliğin önemli olumsuz sonuçlarının olacağını göstermeyi amaçlıyor. Yazının birinci bölümü kentsel dönüşüm süreçlerine yönelik solda yapılan değerlendirmelerin bir çözümlemesini yaparak, yetersizliğin kaynaklarını göstermeyi amaçlıyor. İkinci bölüm kentsel dönüşüm süreçlerine ilişkin solda hâkim yetersizlikleri aşmaya yönelik yeni bir okuma biçimi öneriyor.

KENTSEL DÖNÜŞÜME YUKARIDAN BAKMAK

Kentsel dönüşüm süreçlerine yönelik eleştirel tartışmalarda iki temel yola çıkış noktası bulunuyor. Birincisi kentleri yeniden yapılandırıp, dönüştüren bu sürecin neo-liberal birikim stratejisi ile olan yakın ilişkisidir. Neo-liberalizm kendi dünyasını kurarken, kendinden önce gelen kesim ve mekânlarıyla da bir hesaplaşma içine girmiştir. Sınıf dengeleri olanak verdiği ölçüde bu mekânların kendi mantığıyla çelişenlerini dönüştürmeye yönelmiştir. Gecekondu alanları bu durumun iyi bir örneğidir. Daha önceki dönemlerde üretimin gerektirdiği işgücü depoları olan bu yerleşim alanları üretimin ikincilleştiği neo-liberal dönemde işlevselliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Bugün kentsel dönüşüm olarak adlandırılan sürecin gerisinde bu tür bir tasfiye vardır.
Neo-liberalizm kendinden önce gelen mekânları dönüştürme sürecinin ikinci ilişkili boyutu mekânın metalaştırılmasına işaret etmektedir. Kapitalist toplumlarda mekân her zaman bir meta özelliği taşımaktadır. Ancak neo-liberalizm açısından mekânın metalaşması daha önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak derecede stratejik bir öneme sahiptir. Keynesçi ve ithal ikameci stratejiler açısından ekonominin sürükleyici gücü üretimdir. Neo-liberal birikim stratejileri sermaye birikim süreçlerini ulus-devletin ötesi bir mantıkla yeniden kurgularken, finanssallaşma olarak adlandırılan strateji altında üretimi ikincilleştirip, finans sektörünü büyümenin merkezine koymuştur. Bu sürecin mekânsal yapılar açısından önemli sonuçları vardır.
Bu sonuçlardan en can alıcısı kent mekânını metanın üretildiği yer olmaktan öteye taşıyarak mekânı metanın kendisi haline getirilmesidir.Diğer bir anlatımla kent mekânı neo-liberal dönemde metanın üretildiği, dolaşıma çıktığı, tüketildiği bir yer olmaktan öte bir işlev kazanmış kendisi stratejik bir meta olarak birikim süreçlerinin merkezine yerleşmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, daha önceki birikim stratejilerinde de üretimde aşırı biriken sermaye kentsel yapılı çevreye yönelip, mekânı metalaştırarak krizlerini aşmayı denemiştir. Neo-liberal finansallaşma süreci önceki dönemlerle karşılaştırılamayacak büyüklükte yarattığı aşırı birikimi yaygın ve yoğun biçimde kent mekânına yönlendirirken, kent mekânının dönüşüm/yeniden yapılandırma süreçleri aracılığıyla sistematik biçimde metalaşmasını da sağlamış bulunmaktadır. İç ve dış borçlanma ile desteklenen bu süreçte büyük ölçekli projeler sadece kentlerin değil ekonomin işleyişinin de dinamosu haline getirilmiştir.
Birikim süreçlerinin giderek artan biçimde kent mekânın metalaşması üzerinden şekillenişinin bölüşüm süreçleri açısından da önemli sonuçları vardır. Uzun süre küçük mülkiyete dayanan kentleşme modeli sonrasında büyük projeler aracılığı ile kentleşme stratejisinin öne çıkışı güçsüz kesimlerin yaşam alanlarına devlet aracılığıyla el konulması yönünde sistematik bir müdahaleyi gerekli kılmıştır. Başta gecekondu alanları olmak üzere güçsüz kesimlerin mekânlarına el koyulması yoluyla yeni orta sınıfı hedefleyen büyük projelere alan açılırken, güçsüz kesimlerin kentin stratejik noktalarından “kovulması” yaygın bir uygulama haline gelmiştir. Benzer biçimde kamu mekânlarının da bu süreçte büyük projeler için tasfiyesi dönüşüm sürecinde sıkça uygulanan bir strateji olmuştur.
Neo-liberalizmin piyasa merkezli söylemine karşın, dönüşüm sürecinin büyük ölçüde devlet ve devletin elindeki planlama kurumu tarafından gerçekleştirildiği tartışmasızdır. Mekânın hızlı ve yaygın biçimde metalaştırılıp, birikim süreçlerinin parçası haline getirilişi yoğun bir el koyma biçiminde gerçekleştiği ölçüde, siyaset büyük ölçüde bir savaş biçiminde işleyen bir sürece dönüşmüş bulunmaktadır. El koyma yoluyla birikim işleyişi açısından ülkelerarası savaş durumlarında şahit olunan düşman toprağını ele geçirme, yağmalama stratejilerinden esaslı bir farklılık göstermemektedir. Bu süreç “normal siyasal işleyişin” hukukunu askıya alırken, savaş durumunun öngördüğü “olağanüstü dönem” ve “istisnai durum” koşullarının hukuk anlayışını süreklilik kazanan biçimde öne çıkarmıştır. Kent mekânın savaş alanı olarak tanımlandığı bir durumda, devletin kendisi bir savaş aracına dönüşürken, TOKİ gibi kurumlar bu savaş makinasının işgal ve el koyma uygulamalarının stratejik aygıtları olarak çalışmaktadır. Mekânın birikim süreçlerinin merkezine getiren bu metalaşma sürecinde tıpkı savaş durumlarında olduğu gibi hız önemli bir girdi haline gelmiştir. Metanın mantığına uygun olarak mekânın üretimi ve tüketim noktasına ulaşarak kar realizasyonunun gerçekleştirilmesi her şeyden önce bir hız sorunu olduğu ölçüde, dönüşüm süreçlerinin önündeki hukuki ve toplumsal engellerin kaldırılması stratejik bir kaygı olarak öne çıkarılmıştır. Tartışma ve müzakereye tahammülü olmayan bu hız tutkusu giderek artan biçimde demokratik süreçlerin işleyişini de askıya almış bulunmaktadır.  Dönüşüm ve yenileme alanlarına yönelik yeni yasal düzenlemeler hızlı işleyişinin önündeki engelleri kaldırırken, TOKİ gibi savaş aygıtlarıyla birlikte siyasal alanda şahit olunan otoriterleşme eğilimlerini kentsel alana da taşımışlardır.

DÖNÜŞÜM SÜRECİNE AŞAĞIDAN YUKARIYA DOĞRU BAKMAK

Bu değerlendirmeler göstermektedir ki kentsel dönüşüm daha genel bir dönüşümün parçası olarak bir yandan sermayenin diğer yandan da devletin odağında yer aldığı bir sürece işaret etmektedir. Kentlerin bu büyük dönüşümünün önemli siyasal/sınıfsal sonuçlarının olduğu; çalışan sınıfların bu sürecin kaybedenleri haline geldiği açıktır. Bununla birlikte, yukarıda yaptığımız değerlendirme kentsel dönüşüm süreçlerini kavramamız açısından yeterli olmadığı gibi böylesi bir açıklama ile yetinmek yukarıdan aşağı örgütlenen ve uygulanan dönüşüm politikalarının toplumsal alanda karşılığının bulunmadığı gibi yanlış bir sonuca da götürebilir.
Oysa kentsel dönüşüm süreçleri başta orta sınıflar olmak üzere toplumun farklı katmanları tarafından da yorumlanmakta, süreçlere farklı noktalardan sürece eklemlenip, dahil olma yönünde stratejiler geliştirilmektedir. Orta sınıflar açısından bu sürece eklemlenmenin önemli araçlarından biri konut kredisi ve borçlanmayı da gündeme getiren mülk edinme yoluyla birikim stratejidir. Kentlerde son dönemde patlayan kapalı siteler ve konut kuleleri bu kesimleri hedeflerken, bu kesimleri sadece mülk sahibi yapmamakta, bu oyuna girdikleri ölçüde böylesi bir kentleşme modelinin sürdürülmesi bu kesimlerin birikim ve yaşam biçimlerinin korunması açısından önemli hale gelmektedir. Bu süreçte gecekondu ve benzer nitelikte dönüşüme konu olan konut alanlarında yaşayan mülk sahipleri açısından da dönüşüm süreçleri birçok durumda bir fırsat olarak görülmektedir. Sahip oldukları taşınmazı pazarlık masasına koydukları ölçüde gecekondu nüfusu da kentlerde tek oyun haline gelen rant aracılığıyla birikim oyununun tarafı haline gelmekte, pastadan payını almak isteyen girişimci bireye dönüştürmektedir.
Bu sürecin mutlak kaybedeni kentin mülküz nüfusudur. Ancak bu tespit orta sınıf ve gecekondu nüfusunun söz konusu oyunun kazananları olduğu sonucuna götürmemelidir. Kentsel taşınmazlar üzerinden rant arayışının bu kesimler için bir kumar anlamına geldiği ve uzun vadede oyunun tek kazananının kumarhaneyi işletenler olduğunu en yalın biçimde Amerika Birleşik Devletleri’nde yakın dönemde patlayan konut kredisi temelli kriz ve bunun mağduru haline gelen milyonlarca orta ve alt gelir grubu ailenin durumu göstermiştir. Ancak bu kesimlerin bu kumar niteliğindeki oyuna dâhil oluşları ya da olma istekliliklerini bir yanlış bilinç soruna indirgemek de doğru değildir. Sorun içinde yaşadığımız dönemde kentlerde tek oyunun rant oyunu olmasıdır. Bu çerçevede gerek orta sınıfın gerekse gecekondu nüfusunun bu refleksi konumlarını korumaya yöneliktir.

SONUÇ

Yukarıdan aşağı inşa edilip, aşağıdan yukarıya da belli bir destek bulan rant merkezli kentsel dönüşüm süreçleri tam da bu yaygın destek çerçevesinde sadece iktidarın kentsel stratejisinin değil, aynı zamanda genel hegemonyasının inşasında da önemli rol oynamaktadır. Bu süreç karşısında karşı çıkış/direniş önemli olsa da, sözünü ettiğimiz hegemonyanın yıkılabilmesi için yeterli değildir. Gezi süreci ile en yüksek noktasına ulaşan tepki ve direniş refleksinin bir karşı projeye evirilmesine ihtiyaç vardır. Bu karşı projenin en önemli unsurlarından biri neo-liberal kent projesi karşısında toplumcu bir kent projesi olmak zorundadır. Yaşam alanlarını ele geçirip sömürgeleştiren neo-liberal proje karşısında yaşamı ve yaşam alanlarımızı savunan böylesi bir proje kentte tek oyun ve kader olmadığını gösterdiği ölçüde geniş kesimlerin desteğini alabilecektir.

* Doç. Dr., ODTÜ, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

Wheeled Snow Shovel,


Wheeled Snow Shovel

Innovative shovel on a wheel allows you to efficiently lift, transport, and throw snow without the risk of injury.

Wheeled Snow Shovel clears away snow three times faster than a regular shovel and it even outperforms some snowblowers.

Lightweight and durable, the shovel can be folded for easy storage.

Clear your driveway with half the effort and no lower back stress. [order]

Wheel Snow Shovel

Innovative Shovel

Shovel

Snow Shovel On A Wheel

Wheeled Shovel

Snow Shovel

Wovel

Wheel Shovel

Also check out: Snow Drawings and Close Up Photos of Snowflakes

Image

Two Hulls / Mackay-Lyons Sweetapple Architects


Architects: Mackay-Lyons Sweetapple Architects
Location:
Year: 2011
Photographs: Greg Richardson

Görsel

© Greg Richardson

From the architect. This project is situated in a glaciated, coastal landscape, with a cool maritime climate. The geomorphology of the site consists of granite bedrock and boulder till, creating pristine white sand beaches, and turquoise waters. The two pavilions float above the shoreline like two ship’s hulls up on cradles for the winter, forming protected outdoor places both between and under them. This is a landscape-viewing instrument; like a pair of binoculars, first looking out to sea. A third transverse ‘eye’ looks down the coastline, and forms a linking entry piece.

© Greg Richardson

A concrete seawall on the foreshore protects the house from rogue waves. This is a full-time home for a family of four; consisting of a ‘day pavilion’ and a ‘night pavilion’. One approaches from the understated land side between the abstract, library ends of the two pavilions; then either passes through toward the sea, or left into the living pavilion, or right into the sleeping pavilion. One structure contains a central core, while the other contains a side core. The seaward ends of the two main forms (living and master bedroom) delaminate, creating protected outdoor porches, or night time ‘lanterns’ over the water. The third linking form contains the generous entry foyer, core, and the kitchen. The great room contains a floating 24′ totemic hearth. The house remains a fertile research vehicle in the education of an architect.

© Greg Richardson

This is a steel frame house, with a wood skin. Its white, steel endoskeleton resists both gravity loads and wind uplift. The 32′ cantilevers and concrete fin foundations invite the sea to pass under without damage. The wooden rain screen consists of 8″ vertical, board-on-batten on the two ‘hulls’, while the linking piece is a monolithic block of weathered wood inside and out, clad in 4″ horizontal shiplap. The lantern ends dematerialise by eliminating the 1″ channel joints. The fenestration of the ‘binocular’ ends is minimalist curtain wall with structural silicone. The side elevations contain storefront glazing. The concrete floors contain a geothermally heated hydronic system. This sculptural, yet calm and mature project contains generous white volumes on the interior, and exhibits the ironic monumentality of boats on the exterior.

Floor Plan

Two Hulls / Mackay-Lyons Sweetapple Architects

Two Hulls / Mackay-Lyons Sweetapple Architects

© Greg Richardson

 

 

 

 

 

 

Two Hulls / Mackay-Lyons Sweetapple Architects

Two Hulls / Mackay-Lyons Sweetapple Architects

 

REŞİTPAŞA’DAKİ BORSA ARAZİSİ SATIŞA ÇIKARILIYOR!


 

 

Hükümet; Reşitpaşa’daki 158 dönümlük İMKB arsasını Özelleştirme Yüksek Kurulu’nu devretti, böylece Sarıyer’in altın değerindeki arazisinin yandaşlara satılmasının önü açıldı…

Türkiye Finans’tan kıbleyi gösteren kart


Görsel

Katılım Bankası Türkiye Finans, dijital pusula içeren kredi kartı çıkardı. İsteyenlerin kıbleyi bulabileceği şekilde tasarlanan kart, hac ve umre alışverişlerinde yüzde 40’a varan indirimin yanısıra, 10-12 taksit imkanı ve kazanılan puanları hayır kurumlarına bağışlama gibi imkanları da barındırıyor. 

Taraf

Güvenli Yapılar Yol Haritası Yayınlandı


Türk İnşaat sektörünün geleceğinin ‘sürdürülebilir sistemler’ üzerinde yükseleceğini söyleyen Türkiye İMSAD Başkanı Dündar Yetişener, sektördeki mevzuat kargaşasının giderilmesi güvenli, sürdürülebilir ve çağdaş yapıların yapılabilmesi için Yapı Yasası’nın son şekline getirilerek yasalaştırılmasına ihtiyaç olduğunu söyledi.  Yetişener, “Bununla birlikte, binanın tasarım ve yapımını ilgilendiren tüm yönetmelikleri bünyesinde toplayan Ulusal Bina Yönetmeliği hazırlanmalı, Bina Yönetmeliği Koordinasyon Kurulu adı altında bir sivil platform oluşturulmalıdır. Türkiye İMSAD, bu konuda görev almaya hazır ve isteklidir” dedi.

Dündar Yetişener,“75 inşaat malzemesi sanayi firması ve alt sektörlerde her biri kendi alanında örgütlü 29 dernek ve paydaş kurumdan gelen geniş üye yapısı ile inşaat sektörünün itici gücünü oluşturan bir kurum olarak Türkiye İMSAD, sektöründeki kuralların oluşmasına ve uygulanmasına katkı sağlamayı ve toplum bilincini geliştirmeyi sosyal görevi olarak görmektedir” diye konuştu.
Ülkemizin önde gelen 75 inşaat malzemesi sanayi firması ve 29 sektörel derneğin çatı kurumu olan Türkiye İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği (Türkiye İMSAD), Uluslararası İnşaatta Kalite Zirvesi’nin bu yıl beşincisini düzenliyor. Türk İnşaat sektörünün önemli unsurlarından biri olan Türkiye İMSAD, Uluslararası İnşaatta Kalite Zirvesi ile sektörün özel ve kamusal aktörlerini bir araya getirerek, inşaatta kalite anlayışını değerlendirmeyi, sanayinin vizyonunu belirlemeyi ve geleceğin uygulamalarını, sektörün farklı paydaşlarıyla birlikte oluşturmayı hedefliyor.
Sürdürülebilirliğe en iyi örneklerden biri olarak 2009 yılından bu yana Türkiye İMSAD tarafından her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen Uluslararası İnşaatta Kalite Zirvesi’nin bu yılki ana teması Güvenli Yapı ve Kentsel Dönüşüm olacak. Türk inşaat sektörünün geleceğine ışık tutması amacıyla Türkiye İMSAD tarafından hazırlanan “Güvenli Yapılar Yol Haritası-1” raporunun konusu “Sürdürülebilir, Güvenli, Çağdaş Yapılar ve Kentsel Dönüşüm” olacak. Rapor, zirve kapsamında, katılımcılar ile paylaşılacak. 05 Aralık 2013 tarihinde İstanbul’da Four Seasons Hotel Bosphorus’da düzenlenecek olan 5. Uluslararası İnşaatta Kalite Zirvesi, sektöre yön veren kamu kurumları, özel sektör temsilcileri, sektör dernekleri, mimar, müteahhit, taahhüt firmaları, finans kurumları ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşecek.
 “Güvenli Yapılar Yol Haritası” raporunun içeriğiyle ilgili bilgi paylaşımında bulunmak amacıyla düzenlenen toplantıda bir konuşma yapan Türkiye İMSAD Başkanı Dündar Yetişener, kurulduğu 1984 yılından bu yana Türkiye İMSAD’ın ülkede ve sektöründe ‘sürdürülebilir büyüme’ amacına ulaşmak için çalışmalarını sürdürdüğünü söyledi. Yetişener, “inşaat malzemesi sanayinin önde gelen 75 firması ve alt sektörlerde her biri kendi alanında örgütlü 29 dernek ile paydaş kurumdan oluşan geniş üye yapısıyla Türkiye İMSAD, ekonominin itici gücünü oluşturan bir kurum olarak, inşaat sektöründe kuralların oluşmasına ve uygulanmasına katkı sağlamayı ve toplum bilincini geliştirmeyi sosyal görevi olarak görmektedir” dedi.
Yetişener: “2023 yılı inşaat malzemeleri ihracat hedefimiz 100 milyar dolardır.”
2012 yılında 21,2 milyar dolar ile Türkiye’nin ihracat lideri olan inşaat malzemesi sektörünün dünya ihracat sıralamasında 5’inciliğe yükselerek, kalitesini ve kapasitesini kanıtladığını vurgulayan Dündar Yetişener, bu  ihracatın yüzde 75’inin Türkiye İMSAD üyeleri tarafından gerçekleştirildiğine dikkati çekti. Yetişener, Türkiye İMSAD’ın 2023 yılı hedefini şöyle açıkladı: “İnşaat malzemeleri ihracatında 100 milyar dolara ulaşmak.”
İnşaat malzemelerinin stratejik sektör konumu
Türkiye’nin stratejik öneme sahip bir sektörü olan inşaat malzemeleri sektörünün hedeflerine ulaşabilmesinin ancak tüm tarafların işbirliğiyle oluşturulacak sistemli yapıya kavuşmasıyla mümkün olacağını vurgulayan Dündar Yetişener, “Ekonomi tarihimizdeki en önemli gayrimenkul hamlesi olan kentsel dönüşümün başladığı tam da bu süreçte, önümüzde büyük bir fırsat bulunmaktadır. Kamu, sivil toplum ve tüm paydaşlar iyi bir işbirliği ortamı oluşturarak bu hamleyi güvenli ve sürdürülebilir yapı için fırsata çevirmeliyiz” şeklinde konuştu. Yetişener, sözlerine şöyle devam etti:
İlk şart, sürdürülebilir bir sistem oluşturmak 
“Biz Türkiye İMSAD olarak elimizi taşın altına koymak üzere yola çıktık. ’Güvenli Yapılar Yol Haritası-1’ raporu; ülkemizde olmasını arzu ettiğimiz doğru, sürdürülebilir bir sistemin oluşturulabilmesi, yapı kültürümüzün geliştirilmesi ve insanımızın hak ettiği güvenli yapılarda yaşayabilmesi yolundaki adımlarımızdan biridir. Güvenli yapı zinciri, ‘tasarım, malzeme, üretim, uygulama ve denetim’ aşamalarının doğru olarak uygulanmasını, mevcut yasa, yönetmelik ve standartlar içerisindeki eksikliklerin düzeltilmesini, mevcut olmayan yasa, yönetmelik ve standartların tamamlanmasını hedefler. Bu hedefleri gerçekleştirmek için Türkiye İMSAD olarak tüm kesimleri sektörümüzü ve ülkemiz için birlikte çalışmaya davet ediyor, raporumuzun geleceğe ışık tutmasını diliyoruz.”
‘Güvenli Yapılar Yol Haritası-1’ Raporu’ndan Satırbaşları…
İnşaat malzemesi üretici firmaları, sektör dernekleri, üniversiteler ve akademisyenlerden oluşan geniş çalışma grubu tarafından multidisipliner yaklaşımla, Uluslararası İnşaatta Kalite Zirvesi katılımcılarıyla paylaşılmak üzere hazırlanan ‘Güvenli Yapılar Yol Haritası-1’ raporu,  “güvenli sürdürülebilir ve çağdaş bir yapıda yaşamak bütün vatandaşlarımızın hakkıdır ve bu hakka ulaşmaları sağlanmalıdır” temel görüşü üzerinde şekilleniyor.
Standartlarda ve denetimlerde ciddi karmaşa var
Raporda, gerek yapı malzemeleri üretimi, gerekse tasarım-yapım işlerinde standart, yönetmelik ve teknik şartnamelere uygunluğun yanı sıra denetimde de ciddi bir karmaşa yaşandığı belirtiliyor. Kamu-özel tüm yapım işlerinin, sigorta sistemini kapsayan bir zincirde denetim sisteminin oluşturulması gerektiği vurgulanıyor ve gelişmiş ülkelerdeki denetimlerin de bu şekilde yapıldığı ifade ediliyor.
Raporda, ülkemizde yapı işlerini düzenleyen Yapı Yasası’nın henüz uygulamada olmadığı ve bu boşluğun 5543 sayılı İskan Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Yasası gibi yasalarla bir ölçüde doldurulmaya çalışıldığı vurgulanıyor. Yönetmeliklerin dayandırılacağı bir Yapı Yasası’nın henüz yürürlüğe girmemesi nedeniyle de her bir yönetmeliğin farklı kuruluşlar ve birimlerce hazırlandığı, bunun sonucunda da birbirleriyle ve standartlarla aralarında çelişkiler veya boşluklar doğduğu belirtiliyor.
Ulusal Bina Yönetmeliğine ihtiyaç var
Öte yandan ülkemizde standart geliştirme çalışmalarının da yetersiz olduğu belirtiliyor ve çözüm önerileri şöyle özetleniyor: “Mevzuat kargaşasının giderilmesi, güvenli, sürdürülebilir ve çağdaş yapıların yapılabilmesi için sektör olarak Yapı Yasası’nın son şekline getirilerek yasalaştırılmasını bekliyoruz. Ayrıca binanın tasarım ve yapımını ilgilendiren tüm münferit yönetmelikleri bünyesinde toplayan Ulusal Bina Yönetmeliği’nin acil olarak hazırlanmasına gereklilik var. Ulusal Bina Yönetmeliği’nin hazırlanması ve süreklilik içinde geliştirilebilmesi amacıyla da gelişmiş ülkelerdeki gibi ilgili bakanlıklar, üniversiteler, meslek kuruluşları, STK’ları ve odaların temsilcilerinden oluşan Bina Yönetmeliği Koordinasyon Kurulu adı altında sivil platformun oluşturulmasını öneriyoruz. Türkiye İMSAD, sivil platformun oluşturulması ve yürütülmesi konusunda görev almaya hazır ve isteklidir.”
Her şeyi devletten beklemeyen bütüncül bir denetim sistemi şart
Türkiye’de yapıların önemli bir kısmının güvenli olmaması, diğer bir deyişle riskli olma nedenlerinden birinin denetim sisteminin yeterli olmaması ve mevcut denetim sisteminin de arzu edilen seviyede uygulanamamasından kaynaklandığı belirtiliyor. Bu nedenle raporda, güvenli yapı zinciri denilen; bir yapının tasarımında inşaatın tamamlanıp hizmete girmesine kadar olan tüm süreçlerin, yeterlilik ve uygulama denetimlerinin nasıl yapılması gerektiği açıklanmakta, her şeyi devletten beklemeyen, sigorta ve finans kuruluşlarını da içine alan müteselsil denetim sisteminin kurulması öneriliyor.
‘Güvenli Bina Belgesi’’ zorunlu olmalı
Bugün ülkemizde, yapıların doğru şekilde denetlendiğini ve güvenli olduğunu kanıtlayacak bir belgenin bulunmadığına dikkat çekilen raporda, Güvenli Bina Belgesi’nin, kamu-özel sektör tüm binaları için zorunlu hale getirilmesi öneriliyor. Belgenin kapsamının Güvenli ve Sürdürülebilir Bina Belgesi olması halinde, kentsel dönüşümde yenilenecek ya da yeni yapılacak binaların, ulusal ve uluslararası finans kuruluşlar tarafından daha fazla destekleneceği belirtiliyor. Ayrıca, yapı mevzuatının tamamının gözden geçirilerek, kısa vadede yapılacak iyileştirmelerin yerini, orta ve uzun vadede bütüncül denetim sistemine bırakması gerektiği ifade ediliyor.
Yürürlükte olmayan ancak hayati öneme sahip yönetmelikler
Türkiye İMSAD’ın, Güvenli Yapılar Yol Haritası-1 raporunda, hayati öneme sahip olmakla birlikte ülkemizde henüz yürürlükte bulunmayan yönetmeliklere dikkat çekiliyor. Raporda, bu yönetmelikler şöyle sıralanıyor: Su Yalıtımı Yönetmeliği, Rüzgar Yönetmeliği, Yüksek Yapılar Yönetmeliği, Çelik Yapılar Yönetmeliği, Ahşap Yapılar Yönetmeliği, Hafif Çelik Yapılar Yönetmeliği ve İklimlendirme Yönetmeliği. Kentsel dönüşümün başladığı bu dönemde, söz konusu bu yönetmeliklerin acil olarak yürürlüğe girmesi gerektiği belirtiliyor.
Revize edilmesi gereken yönetmelikler var
Raporda, ayrıca güvenli yapı kültürü kapsamında yenilenerek günümüz koşullarına uyarlanması gereken yönetmelikler olduğu belirtiliyor ve bu yönetmelikler şöyle sıralanıyor: Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik, Deprem Yönetmeliği, Yüksek Yapılar, Betonarme Yapılar, Yığma Yapılar, Yapısal Güçlendirme, Yapı Malzemelerinin Tabi Olacağı Kriterler Hakkında Yönetmelik, Isı Yalıtım ve Enerji Verimliliği, Çevresel Gürültünün Yönetimi ve Binaların Yangın Korunması Hakkındaki Yönetmelik.
Türkiye’de; Amerikan standartları, çoğunluğu Amerikan standartlarından esinlenerek hazırlanmış Türk standartları ve Türkiye’nin uyacağını taahhüt ettiği Avrupa standartları olmak üzere üç tür standart bulunduğunun belirtildiği raporda, Türkiye’de standart hazırlama-geliştirme çalışmalarının yetersizliğine değiniliyor. Eski standartların önemli bir kısmının güncelliğini kaybettiği, daha sonra yayımlanan Amerikan ve Avrupa standartlarıyla çeliştiği, buna rağmen güncel standartlar listesinde yer aldığı vurgulanıyor.
Eurocode uyum önemli
Raporda, yapı ve bina yönetmeliğinin Avrupa’daki karşılığının Eurocode manzumesi, ABD’da ise International Building Code (IBS) olduğu hatırlatılarak, Eurocode’un önemine işaret ediliyor. Ülkemizde sadece Deprem Yönetmeliği, standart olarak da betonarme yapılar için TS-500 Yönetmeliği’nin ciddiyetle uygulandığının belirtildiği raporda, “Oysa rüzgar ve kar gibi meteorolojik etkilerin yük yönetmelikleri uzun yıllardan bu yana yenilenmemiştir. Betonarme dışındaki çelik, ahşap, yığma gibi diğer yapıların standartları da çağdışı kalmıştır. TSE bunları yenilemek yerine ilgili Eurocode standartlarını tercüme etmekle yetinmektedir. Asıl önemlisi, ulusal ekler için gerekli çalışmalar, göz ardı edilmektedir” görüşüne yer veriliyor.
AB uyumu sağlanan malzeme kriterlerin şartnamelerde kullanılması
“Teknik şartnameler yasa, yönetmelik, standart ve ulusal teknik onay belgeleriyle çelişemez” görüşünün yer aldığı raporda, konu şöyle değerlendiriliyor: “Özellikle AB uyumu sağlanan yapı malzemeleri kriterleri çoğu teknik şartnamede kullanılmamaktadır. Zorunlu olmayan veya ülkemizde geçerliliği bulunmayan farklı ülke standartlarına atıfta bulunulması, teknik gereği olmayan keyfi içeriklerin kullanılması, ciddi karmaşaya sebep olmaktadır. Bu nedenle teknik şartname yazımı, güvenli yapı kültürünün bir parçası olarak uygulanmalıdır.”
Şartnameler, Yapı Malzemeleri Yönetmeliği’ne uygun değil
Raporda, dünyadaki büyük proje ve müşavirlik firmalarınca hazırlanan ve standartların nasıl uygulanacağını gösteren Tip Şartnameleri’nin olduğu, Türkiye’de ise bu konuda bir karışıklık yaşandığı belirtiliyor. Ayrıca şartnamelerin Yapı Malzemeleri Yönetmeliği’ne uygun olmadığı kaydedilerek, güvenli yapının teknik gereklilikleri şöyle belirtiliyor: “Halihazırda kamu ve özel şartnameleri, Yapı Malzemeleri Yönetmeliği’ne uygun görünmemektedir. Sistemler üzerinden tanımlar yapılması iyi bir çalışma olacaktır.”
Standartların geliştirilmesinde TSE’nin rolü ve eksikler
Standartların geliştirilmesinde TSE’nin rolüne ilişkin olarak da raporda şu değerlendirmeye yer veriliyor:  “Yapı Malzemelerinin uyumlaştırılması konusunda 1 Temmuz 2013 tarihinde yürürlüğe giren Yapı Malzemeleri Yönetmeliği’nin standartlar yönünden çok eksiklikleri bulunmaktadır. Hala bu standartlar içinde
çevirileri tamamlanmayan, bilgisine ulaşılması sorunlu gibi çeşitli eksik standartlar bulunmaktadır. CE ve G dışında hiçbir yapı malzemesinde başka işaret taşımaması zorunluluğu varken hala TSE’li malzemeleri dolaşımdadır. TSE, AB ve standart geliştiren diğer kuruluşların çalışmalarına katkıda bulunmak üzere çalışmalar başlatmıştır. Ancak bu çalışmaların sonuçlarından sektör henüz yeterli bilgiye sahip değildir.”
TSE hem uygunluk veren hem kontrol yapan kurum olmamalı
TSE’nin hem standartları hazırlayan ve geliştiren hem de hazırladığı standartların uygulanmasını kontrol eden bir kurum olmaması gerektiği, raporda üzerinde durulan bir konu ve şu noktaya dikkat çekiliyor: “TSE’nin, kendi hazırladığı standartlara göre laboratuvar ve denetim hizmetleri vermesi, standart hazırlama ve geliştirme çalışmalarını olumsuz yönde etkileyebilmekte, bazı sakıncalar yaratmaktadır. Bu nedenle, TSE’nin, tüm alanlarda hem standartlara uygunluk belgesi vermesi hem de kontrolünün sahada başarılı olması için, bağımsız bir denetim şirketi oluşturularak, kuvvetler ayrılığı prensibine uygun yapılanması gerekliliği bulunmaktadır.”
Yenilikçi ürünlerin kullanılmasında kota önerisi
Hem kamu hem de özel yapım işlerinde yenilikçi ürünler için kota ve kullanım kolaylıkları getirilmesi önerilen raporda, bu yaklaşımın uluslararası alanda rekabet edebilecek ürünlerin geliştirilebilmesinde yerli sanayiyi teşvik edeceği belirtiliyor. Rapora göre, standartlarda karşılığı olmayan tüm yenilikçi ürünler için ATO (Avrupa Teknik Onayı) veya UTO (Ulusal Teknik Onay) alınması gerekiyor. Yenilikçi ürünler konusunda ulusal standartların geliştirilmesi ve Avrupa için geçerliliğinin olması konusunda TSE’ye büyük görevler düşüyor. Bizim ülke olarak yenilikçi ürünler için geliştirilen standartların da Avrupa’da kullanılır hale getirilmesi gerekiyor.
Su yalıtımı zorunluluğu ile gelen bina güvenliği
Raporda, yapıların temelinde su yalıtımının ihmali halinde telafisi mümkün olmayan sonuçların yaşanabildiğine dikkat çekiliyor. Türkiye genelinde 19 milyon konutun yüzde 85’inin su yalıtımsız olduğu kaydedilen raporda, “korozyon tehdidinden uzak tutulması için yeniden yapılacak binalara su yalıtımı ile başlanması gerekir. Bakanlığın bu konuda çalışmalarının devam ettiğini biliyoruz. Kamu otoritesi ve ilgili STK’larımız birlikte çalışarak en kısa zamanda doğru mevzuat ve doğru yöntemlerle su yalıtımının zorunluluk haline getirilmesi doğru olacaktır” görüşü yer alıyor.
Isı, su, ses ve yangın yalıtımında Türkiye standartların neresinde?
Raporun önemli bir bölümü ise ısı, su, ses ve yangın yalıtımı konusuna ayrılmış bulunuyor. Bu dört başlıktaki yalıtım konusunun, sürdürülebilir bir yapının temel unsurlarını oluşturduğunu hatırlatılan raporda, konu şöyle değerlendiriliyor: “Günümüzün koşullarında artık sadece ısı kayıplarına yönelik sınırlamaların getirilmesi yeterli olmamakta, Binaların Enerji Performansı Direktifinde belirtildiği gibi; ısıtma, soğutma, havalandırma, aydınlatma, sıcak su temini gibi enerji tüketimine neden olan tüm kullanım alanlarında kümülatif sınırlamalara gidilmelidir. Enerji verimliliği konsepti, tasarım aşamasında, yalıtım ve binanın konumu gibi pasif önlemlerle başlamalı, tüm sistemlerin verimleri otomatik kontrol önlemleriyle güçlendirilmelidir.”
Haksız rekabete CE ve G işaretli üretimin denetlenmesi önlemi
Malzeme ve yapıların katalog ve bilgilendirme dokümanlarında gerçeğin olduğundan farklı yazılarak tüketicinin yanıltıldığı ve haksız kazanca neden olduğu, raporda irdelenen bir diğer konu olarak dikkati çekiyor. Raporda, G işareti mevzuatının da kalite düzeyini sağlayacak şekilde geliştirmesi, CE ve G işareti prosedürlerine uygun üretimin denetlenmesiyle de haksız rekabetin önlenebileceği dile getiriliyor.
Vatan

İşte TOKİ’nin İstanbul’da yapacağı yeni projeleri


Toplu Konut İdaresi (TOKİ) İstanbul Emlak Dairesi Başkanı Ali Seydi Karaoğlu, TOKİ’nin, bundan sonra orta kesimin konut ihtiyacını karşılamaya daha bir ağırlık vereceğini belirterek, ”Avrupa yakasındaki yeni şehir, Kayabaşı, Bahçeşehir, Isparta Kule ekseninde olacaktır. Anadolu yakasında olması muhtemel yeni şehir ile ilgili belirlenen bir lokasyon yok” dedi.

TOKİ’nin İstanbul’daki gelecek planları hakkında AA muhabirine bilgi veren Karaoğlu, afet riskli alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun yürürlüğe girdikten sonra TOKİ’nin, stratejisini belirlediğini belirterek, öncelikle dönüşüm ve yenileme odaklı proje geliştirilmesine yöneldiklerini söyledi.

İstanbul, İzmir, Bursa, Kocaeli ve Adapazarı ağırlıklı olarak, deprem riski yüksek olan bölgelerde kentsel dönüşüm çalışmaları yürüteceklerini vurgulayan Karaoğlu, ”Bu dönüşüm kapsamında TOKİ’nin en etkin yapacağı işin başında rezerve alan gelmektedir. Afet kanunu kapsamında iki ana unsur var. Bir, riskli alan, iki rezerve alandır. Öncelikli olarak, riskli alanların riskten arındırılması, boşaltılması, yıkımının sağlanması, vatandaşlarla anlaşma yapılması ve kamulaştırılması yapılacak. Riskli yapılar bertaraf edildikten sonra riskli alanın yeniden planlanması parsel bazında değil, makro düzeyde yapılmalıdır. Genelde bölge planına, yapısına uygun ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde yeni planlama yapılmalı ve yeni projeler geliştirilmelidir. Diğer taraftan da rezerv alanları geliştirip, bu alanlarda daha yaşanabilir, bütün ihtiyaçların karşılanabileceği yeni projeler yapmak TOKİ’nin önümüzdeki süreçteki en önemli hedefidir” diye konuştu.

Kentsel dönüşüm konusunda müteahhitlerin tereddüte düşmelerinin veya bir iş kaybı endişesinde olmalarının anlamsız olduğunu ifade eden Karaoğlu, ”TOKİ’den iş alabilir ya da TOKİ’ye iş yapabilirler. Kendileri de TOKİ’nin dışında proje geliştirebilirler ama mevzuatlar çerçevesinde. TOKİ nasıl mevzuatlar çerçevesinde yapıyorsa. Önce imar planı onaylanır. Daha sonra imar planı onaylanmış bir parsel de bir bölgede anlaşma sağlanır. İmar planı onaylanmadan müteahhitler gidip bölgelerde ‘ben şu kadar imar artışı yapacağım, senin 50 veya 100 metre kare daireni yıkacağım, 2 yıl sana kira vereceğim buradan da sana 110 metre kare daire vereceğim’ diye anlaşma yapmaya kalkarsa, bu gelecekte bugünkü riskten daha fazla risk barındıran bir durum ortaya çıkartır” ifadelerini kullandı.

Şu anda İstanbul’un yapı stokunun yoğunluğu ve altyapıyı karşılayacak düzeyde olmadığını vurgulayan Karaoğlu, şunları söyledi:

”Alt yapı derken bunun içinde yolları, sokağı, caddesi, otoparkı, eğitim ve kültür alanları, teknik altyapı alanlarından bahsediyoruz ki bunlar yetersiz. Hal böyleyken bir müteahhit riskli bir bölgedeki daire sakinlerine ‘Ben sizin yüz metre kare dairenize yüz metre kare daire vereceğim iki yıl da kira ödeyeceğim ve hiç katkı payı da almayacağım. Bu şekilde dönüşüm yapacağım diyorsa bunu nasıl yapacak? Kendi cebinden para koyarak yapacak değil. Bu imar artışını zorlayacaktır. İmar artışı yoğunluğunu beraberinde getirecek ki, zaten şuan da bir yoğunluk var. Dolayısıyla burada yoğunluk artışı değil, değer artışını ön planda tutarak, yani binanın yapı değerinin artışını göstererek, dönüşümü sağlamalıyız.”

”Yeni şehirlerin oluşumunda TOKİ, en önemli aktör olacak”

Karaoğlu, İstanbul’un çevresinde kurulacak yeni şehirlere de dikkati çekerek, ”Yeni şehirler, sadece konut alanlarından teşekkül olmayacak. Bütün ihtiyaçları içerisinde karşılayabilecek. Merkezi iş alanları, teknik alt yapı alanları ve finans kurumlarıyla birlikte bu yeni şehirler kendi içerisinde yaşayabilecek yeni yerleşim birimleri olacak” dedi.

Avrupa yakasındaki yeni şehirin, Kayabaşı, Bahçeşehir, Isparta Kule ekseninde olacağı bilgisini veren Karaoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Bu bölgelerin alt yapı, ulaşım ve donatı alanları şu anda ayrılmış durumda. Bölgenin ulaşım sorununu giderecek olan 3. çevre yolu ihalesi yapıldı. Metro olimpiyat stadının oraya kadar geldi. Sağlık Bakanlığı büyük bir sağlık kentinin ihalesini yaptı. Onun dışında fuar ve üniversite alanları, olimpiyat köyü, hızlı tren projesi, çevre yolları ve bağlantı yollarının uygulama projeleri bitti. İnşaat teknolojisi öyle gelişti ki, 3,5 yıl içerisinde bunlar yapılabilecek şeyler. Yeni şehirlerin oluşumunda TOKİ, en önemli aktörlerinden biri olacak. Devletin kurumları, halk tabiriyle oyun kurucu olacak, özel sektör bu işin icraatını gerçekleştirecek. Anadolu yakasında olması muhtemel yeni şehir ile ilgili belirlenen bir lokasyon yok.”

Mütekabiliyet konusuna da değinen Karaoğlu, ”Mütekabiliyet yasasıyla ilgili henüz beklenen bir hareketlilik olmadı. Çünkü tatil dönemi. Eylül’den itibaren mütekabiliyetle ilgili yorumlar, beklentiler netleşebilir” diye konuştu.

İstanbul’da nitelikli konut sayısının yetersiz olduğunu hatırlatan Karaoğlu, ”Şu anda mevcut bir konut stoku var. İnsanlar sokakta değil, ancak riskli yapılarda. Bu anlamda İstanbul’da konut sayısı oldukça az. TOKİ, bundan sonra orta kesimin konut ihtiyacını karşılamaya daha bir ağırlık verecek. Yeni rezerve alanlarında yapacağımız konutların standartları projeleri daha farklı olacak” tespitinde bulundu.

Karaoğlu, artık site anlayışından vazgeçilmesi gerektiğini ifade ederek, site anlayışının insanları birbirinden kopardığını, sürekli yaşayan bir cadde, bir alan olmasını istediklerini söyledi.

Etrafı duvarlarla çevrili, kapalı alanlar yerine bir canlılık olmasını istediklerini belirten Karaoğlu, site sakinlerinin, toplumdan soyutlanmaması gerektiğini vurguladı. Karaoğlu, ”Şimdi buna yönelik çalışmalar yürütüyoruz. TOKİ’nin alt ve orta gelir projelerinde böyle bir anlayış yok. Ama üst gelir guruplarına baktığımız vakit, çoğu projelerin etrafı duvarlara çevrili. Böyle olmamalı. Kayaşehir bölgesinde böyle bir çalışma yapacağız. Konut fiyatlarını belirleyen en önemli faktör arsa bedeli. İnşaat maliyetleri aynıdır. O tür konutların metre karesi tahmin ediyorum bin 500, 2 bin civarında olur” diye konuştu.

”Samsun’da TOKİ’nin bir hatası yoktur”

Samsun’daki TOKİ konutlarında yaşanan olayın herkesi çok derinden üzdüğünü dile getiren Karaoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Burada bir kasıt yoktu. İstenilmeyen bir tabiat olayı. TOKİ, mevcut yasalara uygun olarak o binaları inşa etmiştir. o günden sonra bodrum katlarının kapıcı daireleri olarak kullanılmamasına yönelik bir düzenleme yapıldı. Samsun’da TOKİ’nin bir hatası yoktur. Marmara bölgesinde deprem olsa bunda TOKİ’nin hatasını arayabilir misiniz? O konutlar dere yatağında değildi. Derenin çekme mesafelerinin içinde değil. Ama doğa o sınırları da aşabiliyor. Yani deprem de olduğu gibi. Yine de bütün önlemleri maksimum düzeyde almakta yarar var zira o insanlarımız için yüreğimiz yanıyor.”

Karaoğlu, imar hakkının kamu hakkı olduğunu, imarı kamunun verdiğini belirterek, şunları dile getirdi:

”Yapı yoğunluğu ve miktarına belediye karar verir. Toprak, arsa mülk sahibinindir. Fakat üzerindeki yoğunluk artışı inşaat artışı kamunun hakkıdır. Kamu derken hepimizi kastediyorum. O müteahhidin hakkı değil. Müteahhide geliyor sana 75 santimetre kara daire satıyorum, yüz metre kare arsa hissesi var’ diyor bir bakıyorsunuz ki yanına bir blok, bir blok daha yapıyor. Böyle bir şey olmaz. Artık, bilinçli tüketici oluşturulması gerekiyor, imarı, konutu bilen. Konutun bir kimliği vardır. Kat mülkiyetli tapu senetidir. Mevcut bir konut alıyorsanız kat mülkiyeti tapusu olmadan konut almayacaksınız. İnşaat halinde bir projeden konut alıyorsanız, kat irtifakı tapusu olmadan o konutu almayacaksınız. İnşaat halinde bir konut alıyorken, satış sözleşmesini ve verdiğiniz vekaletnameyi çok iyi inceleyeceksiniz. Bilinçli tüketici olmak gerekiyor mağdur olmamak için. Verdiğiniz yetkiyi sınırlandırmalısınız. 200 konutun üzerinde projelerde mutlaka birer ilk öğretim, anaokulu, kreş ve sağlık ocağı yapılması zorunludur. Şimdiki deprem yönetmeliği çok katı kesinlikle denetimlerden taviz verilmiyor.”

“İstanbul’un cazibe noktaları, Küçükçekmece, Halkalı, İkitelli olacak”

İstanbul’un siluetine başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere konuyla ilgili bütün bakanlıkların gerekli hassasiyeti gösterdiğini vurgulayan, Karaoğlu, ”Dolayısıyla biz de bu hassasiyeti dikkate almak zorundayız. Dolayısıyla hassa bölgelerde silüet açısından önem arz edecek projeleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile çevre ve şehircilik bakanlıklarınca oluşturulan silüet kurullarına onaylattırıyoruz. Ataköy’de şuanda ihale ettiğimiz bir arsanın projesi silüet komisyonu tarafından onaylandı” dedi.

Karaoğlu, İstanbul’un cazibe noktalarına dikkati çekerek, ”Küçükçekmece ve çevresi, Halkalı, İkileteli, Kaya şehir, Isparta Kule, Hoşdere, Hadımköy’e uzanan bölüm, teknoparklar, lojistik, sağlık, eğitim alanları, olimpiyat köyü, fuar alanlarıyla cazip hale geliyor. O bölgenin ulaşım bağlantıları hava, kara, deniz ve demiryolu anlamında güçlendirilecek” diye konuştu.

Ülke gibi şirketler


Akıllı telefonların hayatlarımıza hızlı girişine ayak uyduramayan Nokia, Finlandiya ekonomisinin de sarsılmasına neden oldu. Nokia’nın düşüşte olan yıllık cirosu ülkenin gayrisafi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yüzde 20’sine eşit. Firmanın ödediği kurumlar vergisi, bazı dönemlerde Finlandiya’da toplanan kurumlar vergisi toplamının yüzde 23’üne kadar çıkıyordu.

The Economist’in araştırmasına göre dünyada benzer ilişkiye sahip bir dizi ülke ve firma var. İşte yıllık cirosu, merkezinin bulunduğu ülkenin GSYİH’sinde büyük yüzdeye sahip şirketler:

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 2

 

Essar Energy – Mauritius

Firmanın 14.9 milyar dolarlık geliri, vergi cenneti olarak bilinen Hint Okyanusu’ndaki bu ada ülkesinin toplam büyüklüğünün yüzde 132’si kadar.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 3

Royal Dutch Shell – Hollanda

Petrol devinin 470 milyar dolarlık cirosu, tüm Hollanda ekonomisinin yüzde 56’sına denk.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 4
China Mobile – Hong Kong

81.7 milyar dolarlık iletişim geliri, Hong Kong ekonomisinin yüzde 32’sine eşit.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 5
Glencore – İsviçre

Madencilik ve emtia ticaretinde dünya çapında söz sahibi olan Glencore, 2011 sonunda 186.2 milyar dolar ciro yaptı. Firmanın satışlarının İsviçre ekonomisinin büyüklüğüne oranı yüzde 29.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 6
Statoil – Norveç

Bir diğer petrol devi Statoil’in 115.3 milyar dolarlık satışları, Norveç ekonomisinin yüzde 29’una denk.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 7
PTT – Tayland

Tayland’ın enerji devi PTT’nin 2011 satışları 79.7 milyar doları buldu. Bu rakamın ülkenin GSYİH’sine oranı ise yüzde 23 düzeyinde.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 8
Hon Hai – Tayvan

Nokia ile en çok benzeyen vaka Tayvanlı Hon Hai. 94.4 milyar dolarlık cirosu, merkezinin bulunduğu ülkenin GSYİH’sine oranı yüzde 20. Tek fark, Hon Hai’nin üretiminin büyük ölçüde Çin’de oluşu ve istihdamdaki olası azalmanın ülke ekonomisini Nokia kadar zorlamayacak olması.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 9
Nokia – Finlandiya

Pazar payı her geçen gün düşen, hisse senetleri son 5 yılda yüzde 90 değer kaybeden telekom devinin cirosunun Finlandiya ekonomisinin büyüklüğüne oranı yüzde 20. Ülkenin ihracatının yüzde 20’si Nokia’nın ürünlerinden oluşuyor.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 10
MOL Group – Macaristan

Demirperde döneminde tekel durumunda olan petrol ve doğalgaz şirketlerinin 1991’de birleştirilmesiyle ortaya çıkan MOL’ün 26.7 milyar dolarlık satışı, Macar ekonomisinin yüzde 19’una denk.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 11
A.P. Moller-Maersk – Danimarka

60.3 milyar dolarlık cirosuyla bu lojistik devi, Danimarka’nın GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 18’ine eşit.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 12
Wilmar International – Singapur

Singapurlu tarım devi Wilmar International’ın 44.7 milyar dolara ulaşan 2011 cirosu, ülkenin GSYİH’sinin yüzde 17’si kadar.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 13
BP – İngiltere

Bir diğer petrol ve enerji devi İngiliz BP’nin 375.5 milyar dolarlık devasa cirosu, İngiltere’nin dev ekonomisi içinde dahi kaybolmuyor ve yüzde 16’sına eşit oluyor .

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 14
Sands China – Makau

Asya’nın kumar cenneti Makau’nun en büyük kumarhaneler zincirini işleten Sands China, 4.9 milyar dolarlık cirosu ile bu adanın ekonomisinin yüzde 13’üne denk.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 15
CRH – İrlanda

İrlandalı madencilik devi CRH de 25.2 milyar dolarlık cirosu ve ülke ekonomisine yüzde 11’lik oranı ile listeye giriyor.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 16
OMV – Avusturya

Türkiye’de de Petrol Ofisi ortaklığıyla faaliyet gösteren OMV, 47.4 milyar dolarlık cirosunun Avusturya ekonomisine oranı yüzde 11’i bulduğu için listede.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 17
Ecopetrol – Kolombiya

Listenin Güney Amerikalı tek temsilcisi, petrol – enerji işinden elde ettiği 35.6 milyar dolarlık satış geliriyle ülke ekonomisinin yüzde 11’ini oluşturuyor.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 18
Galp Energia – Portekiz

Listenin büyük bölümünü oluşturan enerji şirketlerinden bir diğeri de Galp Energia. Şirketin 23.4 milyar dolarlık cirosu, Portekiz’in GSYİH’sinin yüzde 10’u kadar.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 19
Samsung – Güney Kore

Ağır sanayi ve iş makinalarından bilişime kadar pek çok farklı alanda faaliyet gösteren Samsung’un 2011 cirosu 109.2 milyar dolar. Devasa cironun Güney Kore’nin GSYİH’sine oranı ise yüzde 10.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 20
Volvo – İsveç

İsveç ekonomisi içinde Volvo’nun 47.9 milyar dolarlık cirosunun payı yüzde 9.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 21
TÜPRAŞ – Türkiye

Aslında The Economist’in hazırladığı listede Türkiye’den hiçbir şirket yok. Türkiye’nin en büyüğü TÜPRAŞ’ın durumunu biz merak ettik ve hesapladık. Firmanın 24.7 milyar dolarlık 2011 cirosunun 772.3 milyar dolarlık milli gelire oranı yaklaşık yüzde 3.2 düzeyinde bulunuyor.

ülkeler,şirketler,cironun gsyihye oranı 22

Kiracıları üzecek haber!


Türkiye Gazetesi’nin haberine göre bir üniversitenin olduğu olayda mülk sahibi, kira sözleşmesinin feshinin haklı olmadığı gerekçesiyle kira alacağı ve aidatlar için dava açtı. Davanın kısmen kabul edilmesi üzerine temyiz edilen dosyayı görüşen Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, davalı üniversitenin sözleşmeye uygun olarak iki ay önceden yazılı bildirimle kira sözleşmesini feshetmesine dikkat çekti.
Ancak Yargıtay, fesih hukuki dahi olsa “anahtar tesliminin” önemini hatırlattı. Yerel mahkemenin kararını davacı mülk sahibi lehine bozan Yargıtay, bu konuda kiracıların yükümlülüğünü şu şekilde açıkladı: “Davacının erken tahliyesi sebebiyle uğradığı zarar tazmin edilmiş ise de bu yolla ulaşılan tarihin benimsenmesi için kiralananın fiilen boşaltılmış ve anahtarlarının kiralayana hukuki şekilde teslim edilmiş olması gerekir.

Anahtar teslim edilmediğini böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürdüğü tarihte hukuken sona erdirildiğini ispatlama yükü kendisine ait olan kiracı, anahtar teslimi hukuki bir olgu olduğundan bunu delillerle ispatlayabilir. Kiralananın açıklandığı şekilde yöntemine uygun biçimde hangi tarihte tahliye edildiği belirlenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekir.”

‘ANAHTARLAR VERİLDİ’ DİYE İSPAT ŞART

Kira sözleşmesinin feshedilmesine rağmen anahtarları teslim etmeyen kiracı, söz konusu dönemden sonra biriken aidat ve kiraları ev veya iş yeri sahibine ödemek zorunda. Yargıtay’ın verdiği karara göre, ödemelerin gerçekleşmesi için konut sahibinin anahtarların kendi tarafına teslim edilmediğini ispatlaması gerekiyor.