Sinemaya 45 milyon dolar yatırım yapacak


 

Sinema sektöründeki yatırımlarla öne çıkan Mars Entertainment Group, sinema reklam pazarını büyütmek için Mars Media’yı kurdu

Dünya sinema endüstrisinin en önemli gelir kaynağı olan reklamların yapısı değişiyor. Özellikle sinemaseverlerin şikayet ettiği reklam süreleri de kısalıyor. 25-30 dakikalık reklamlar 15 dakikaya iniyor. Sinema reklamlarının pazar payını yüzde 1’den 3’e çıkaracaklarını anlatan Mars Entertainment Group CEO’su Muzaffer Yıldırım, “Mars Media şirketimiz sinema reklamlarında yeni projeler hazırlayacak. Sektörün Avrupa’daki kadar pazar payı almasını hedefledik” dedi.

45 milyon dolar ayırdı

Muzaffer Yıldırım, şunları anlattı: “En büyük değişiklik sinema reklamlarında sürenin kısalması olacak. Tüketiciler tarafından sık sık gündeme getiriliyordu. Reklam süresi 25-30 dakika arasında seyrediyordu. Şimdi bu süreleri kısaltıp reklam verenlere yaratıcı bir alan hazırlıyoruz. Bir parfüm markası reklam verdiği sırada salonda bunun kokusu olabilecek. Yaratıcılık öne çıkıyor. Bu şirket için çok büyük bir ekip oluşturduk. Avrupa’da olmayan bir çok sistemi getireceğiz. Reklamlar için sinema salonlarına uygulayacağımız yeni teknolojiye 45 milyon dolarlık yatırım yapacağız.”

60 milyon liralık pazar

Sinema sektörünün büyümesi için reklam pazarının da artması gerektiğine işaret eden Muzaffer Yıldırım, “Türkiye’de sinema sektörü reklam büyüklüğü 60 milyon lira. Toplam pazardan yüzde 1.2’lik bir pay alıyoruz. Bu rakamlar Avrupa’da yüzde 3, Amerika’da yüzde 5 seviyesinde. Türkiye’nin de en az yüzde 3’ü yakalaması gerekiyor. Eğer bu alandaki pay artarsa daha kaliteli ve daha çok yerli yapım da beyaz perdeye taşınacaktır. Sinema reklamları diğer alanlara göre daha önemli oluyor. Çünkü perde seyirci için odak noktası halinde” dedi.

5 dakikalık aralar

Sinemalardaki 5 dakikalık aralar hakkında da bilgi veren Muzaffer Yıldırım, şöyle konuştu: “Avrupa ve Amerika’da 5 dakikalık ara bulunmuyor. Türkiye’de bu araların olması çok önemli. Çünkü yabancı izleyici sinemaya yalnız gidiyor. Ancak Türkiye’de grup halinde sinemaya gitme alışkanlığı var. Arada ise filmin değerlendirmesi yapılıyor. Bir kaç defa sinemalardaki 5 dakikalık arayı kaldırmayı denedik. Ancak tüketiciler çok mutlu olmadı. Biz de talepleri değerlendirerek bu uygulamadan geri döndük.”

43 milyondan fazla bilet kesildi

İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki sinema salonlarında yeni yatırımlarla seyirci sayısının arttığını anlatan Muzaffer Yıldırım, şu bilgileri verdi: “Türkiye’de 1800’ün üzerinde sinema salonu bulunuyor. Anadolu’da hızla artacak. Yeni ve kaliteli salonlar izleyicileri sinemaya çekmeye başladı. Türkiye’de 2011 yılında 43 milyondan fazla bilet kesildi. Bu rakam 60 milyonları bulabilir.”

Yüzde 83’ü tuvalete gidiyor

TÜRKİYE’de sinema salonlarına giden izleyici kitlesinin Avrupa ve Amerika’dan çok farklı olduğunu anlatan Muzaffer Yıldırım, şu detayları verdi:

Avrupa ve Amerika’da sinemaya yalnız gidiliyor.

Türkiye’de 5-10 kişilik gruplar halinde.

Türkiye’de izleyicinin yüzde 83’ü mutlaka tuvalete gidiyor.

Bu oran yurtdışında yüzde 40’larda.

Yabancı izleyiciler filmde ara istemiyor.

Türkiye’de ise 5 dakikalık ara izleyiciyi mutlu ediyor.

Türkiye’nin ”gül bahçesi” konuklarını bekliyor


Isparta Kültür ve Turizm Müdürü Abdullah Kılıç, Isparta’nın ”Türkiye’nin Gül Bahçesi” sloganıyla her yıl sayısı gittikçe artan bir ziyaretçi kitlesini ağırladığını söyledi.

Geçen yılın rakamlarına göre kentte 231 bini konaklamalı, yaklaşık 600 bin de günübirlik ziyaretçi ağırladıklarını dile getiren Kılıç, Isparta’nın doğa, inanç ve kültür turizmi özelliklerini bir arada barındırdığını vurguladı.

Özellikle ilçelerdeki antik kent ve tarihi yapıların her geçen yıl daha fazla ilgi gördüğünü dile getiren Kılıç, ”Ege, Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinin kesiştiği Göller Bölgesi’nde yer alan Isparta Eğirdir, Kovada ve Gölcük gölleri, Kovada ve Kızıldağı milli parkları ile zengin bir fauna ve floraya sahip” dedi.

Eğirdir

”Isparta’nın incisi” Eğirdir de doğal ve tarihi güzellikleri bir arada yaşamak isteyen konuklarını bekliyor.

Göller Bölgesi’nin doğal zenginliklerinin başında gelen Eğirdir Gölü, bazı gün ve saatlerde rüzgar ve güneşin etkisiyle değişik renklere büründüğü için halk arasında ”yedi renkli” olarak tanımlanıyor.

Eğirdir Gölü’ne paralel olarak kıyı şeridine kurulan kent, su sporları, yelken, dalış, yamaç paraşütü gibi pek çok doğa sporuna da imkan sunuyor.

İlçede ziyaret edilmesi tavsiye edilen yerlerin başında Eğirdir Gölü’nün eşsiz manzarasının izlenebildiği Akpınar köyü, ilçenin en güzel turizm bölgesi olarak nitelendirilen Yeşilada ve Can Ada geliyor. Ziyaretçiler, akşam yemeğini Eğirdir Gölü’nün kenarındaki restoranlarda eşsiz göl manzarası eşliğinde yiyebiliyor.

İlk çağda ”Askania”, Lidyalılar döneminde ”Kronoz”, Roma döneminde ”Prostanna’‘, orta çağda ”Akroterion’‘, Bizans döneminde ”Akrotiri” ve Selçuklu sultanları tarafından da ”Cennetabad” olarak adlandırılan Eğirdir, çeşitli turizm olanaklarının yanı sıra tarihiyle de ziyaretçilerini adeta tarihi bir yolcuğa çıkarıyor.

MÖ 4. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen Eğirdir Kalesi, 1237 yılında han olarak inşa edilmiş Dündarbey Medresesi, 1328 yılında yaptırıldığı tahmin edilen Hızırbey Camisi, 19. yüzyılda yapılan Aya Stefanos Kilisesi ve Anadolu Selçuklu kervansaraylarının en büyükleri arasında gösterilen Eğirdir Kervansarayı görülmesi gereken tarihi yerlerin başında geliyor.

 

 

”Eğirdir bir hazinedir, kıymeti bilinmelidir”

Stock image of 'Big Egirdir lake with high mountain with turkish flag, travel background'photo

Lake with seven colors

Eğirdir Belediye Başkanı Osman Nuri Özmeral, ilçenin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın düzenlediği ”Temiz Türkiyem Yarışması”nda en temiz kentler kategorisinde ikinci olduğunu belirtti.

Doğal ve tarihi güzelliklerin bir arada bulunduğunu Eğirdir’e özellikle yabancı turistlerin ilgisinin her geçen yıl arttığını vurgulayan Özmeral, bölgede turizmin daha da gelişmesi için çalışmalar yaptıklarını kaydetti.

”Eğirdir bir hazinedir, kıymeti bilinmelidir” diyen Özmeral, ”Eğirdir’in her yerinde eşsiz göl manzarasını izleyebilir, ücretsiz plajımız ve yeşil piknik alanlarımızda ailenizle keyifli anlar yaşayabilir, çeşitli doğa ve su sporlarını yapabilirsiniz” diye konuştu. Özmeral, ilçede konaklama imkanlarının da yeterli olduğunu kaydetti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Milli marşların ‘tuhaf’ sırları


Milli marşlar, her uluslararası spor müsabakasında, madalya töreninde gurur ve vatanseverliği öne çıkaran şarkılardır. Alex Marshall, her milli marşın ardında gizlenen tuhaf ve şaşırtıcı hikâyeleri gün yüzüne çıkarıyor.

Devrimlere ilham verdi

İlgili Konular

Coşkulu tınıları sayesinde Fransa’nın ‘La Marseillaise’i dünyanın en çok tanınan milli marşları arasına girdi.

Fransa ulusal marşı 1792’de yazıldı ve kısa sürede tüm Avrupa’ya yayılarak Yunanistan ve Rusya’daki devrimlere ilham kaynağı oldu.

Son dönemdeki ayaklanmaların da bir parçası haline geldi. Çin’in Tiananmenj Meydanı’ndaki protesto gösterilerinde de söylendi.

Maalesef marşın bestecisi hiçbir zaman aynı başarıyı yakalayamadı.

marseilaiseClaude Joseph Rouget de Lisle (ortada) Marseillaise’i yalnızca birkaç saat içinde yazdı.

Claude Joseph Rouget de Lisle, Avusturya’ya karşı savaşacak Fransız ordusunu cesaretlendirmesi için bir şarkı yazması istendiğinde, kaleme aldığı La Marseillaise’i ‘ateşli’ birkaç saat içinde tamamladı.

Ancak hayatının geri kalan 44 yılında, aynı şekilde hafızalara kazanan başka bir beste üretemedi.

Para ihtiyacı olduğu tahmin edilen bir dönemde ise müstehcen sözler yazmaya yöneldi.

Claude Joseph Rouget de Lisle’nin Fransa’nın doğusundaki Lons-le-Saunier kentindeki müzesini gezerseniz bu şarkılardan birini görebilirsiniz.

Ancak bu müstehcen şarkı sözlerinin yarısı, müzeyi gezen çocukların görmemesi için gizleniyor.

Aynı şarkı farklı ülkeler

anthemİngiltere milli marşı ile Liechtenstein’in milli marşının melodisi aynı.

‘Tanrı Kraliçe’yi Korusun’, 1745’te yayımlanmasının ardından Büyük Britanya Krallığı tarafından benimsenip tanınan ilk ulusal marş oldu.

Marşın melodisi milliyetçilikle öyle bağdaştı ki birçok farklı ülke de sözlerini değiştirip aynı melodiyi yeniden düzenleyerek milli marşları haline getirdi.

Liechtenstein, kendi milli marşı ‘Oben am jungen Rhein’ için de bu melodiyi kullanıyor.

Aynı marşa sahip olmaları, İngiltere ve Liechtenstein’ın karşı karşıya geldiği futbol maçında karışıklığa sebep olmuştu.

Kendi yaratıcılıklarını kullanmayıp, yeni bir melodi yaratmak yerine İngiltere’nin melodisini sahiplenen Liechtenstein’lıları eleştirebilirsiniz.

Ancak o zaman, Fransa milli marşı ‘La Marseillaise’den ilham alan birçok ülkeyi de eleştirmeniz gerekir. Bu ülkelerden ikisi Umman ve Zimbabve.

Fakir adamın oyunu

Yüzyıllar boyunca çalınacak bir şarkı olan milli marş yazımının ücreti ne kadar olur? Açıkçası çok da değil. O da biraz şanslıysanız.

Uganda ulusal marşının bestecisi George Kakoma, ölümünden kısa bir süre önce, alamadığı telif ücretleri için Uganda hükümetine dava açtı.

Kakoma’ya, yazdığı ulusal marş için 1962’de 2 bin Uganda şilini yani 0.50 pound

Bosna’nın hüzünlü milli marşını besteleyen ve kaleme alan Dusan Sestic’e 6 bin Bosna markı yani yaklaşık 2 bin 500 sterlin ödenmesi öngörüldü.

Ancak Temmuz ayı itibariyle Bosna hükümetinin yıllar süren tartışma sonrası ödeme yapmayı reddetmesi üzerine besteci artık bu ücreti de alamayacak.

Dünyanın en yeni ulusal marşını besteleyen Mido Samuel’e, çabalarının karşılığı olarak duyduğu gururdan başka bir şey sunulmadı.

Zoraki sessizlik

Aslen, kraliyet ailesinin giriş müziği olarak tasarlanan İspanya’nın milli marşı sözsüz olmasıyla ünlüdür. Ancak İspanya gibi sözsüz milli marşa sahip başka ülkeler de var.

Kosova hükümetinin, çoğunluğun konuştuğu Arnavutça dilinde yazılabilecek sözlerin ülkede yaşayan Sırpları rahatsız edeceği kararı almasından sonra ülke sözsüz milli marşı benimsedi.

Dolayısıyla, birçok Kosovalı şarkıyı göz ardı ederek yerine Arnavut ve Sırp ulusal marşlarını söylemeyi tercih ediyor.

Maocu manifestolar

nepal

Nepal’in ulusal marşını dinlediğinizde narin folk tınıları ile “Nepal halkının nasıl çiçek örgülerden doğup bir çelenk” haline geldiğini duyacaksınız. Aslında, Nepal marşı dünyanın en siyasi marşlarından biri.

Marş, 10 yıllık iç savaşın ve krala karşı düzenlenen Maocu ayaklanmanın sona ermesiyle 2006 yılında yazıldı.

O dönemdeki fırtınalı ortam, şiirin yazarı Byakul Maila’ya yönelik tutumu da anlamaya yardımcı oluyor.

Gazeteciler ve yetkililer Maila’nın geçmişini tarayıp arkadaşları ve ailesiyle görüşürken şair, kral taraftarı olmadığını kanıtlamak için bir dizi mülakattan geçti.

Maila adeta mahkemede hesap verir gibiydi. Peki hatası neydi?

Maila bir zamanlar eski kralın da katkıda bulunduğu bir şiir kitabını düzenlemişti.

Ülke yönetimindeki bazı Maocular mevcut ulusal marştan daha güçlü ve daha devrimci bir şarkı istiyorlar. İç savaş döneminde solcu milli marşı ‘The Internationale’yi söylüyorlardı.

Kayıp dizeler

argentine

Milli marşların çoğu aslında altı veya daha fazla kıtadan oluşan şiirlerdir. Ancak bugün bu kıtaların yalnızca birkaçı söyleniyor. Kayıp dizeler ise, genelde ülke tarihini anlatan dizeler oluyor.

Güney Amerika ülkelerinin marşlarına bakacak olursanız, bu ülkelerin İspanya yönetiminden çıkmaktan duydukları mutluluğu görürsünüz.

Arjantin ulusal marşında İspanyollar için “yollarına çıkan herkesi yok eden” ifadesi kullanılırken “kanlı zorbalardan alçak işgalcilere” kadar çeşitli benzetmeler yapılıyor.

Bu dizeler, gerginlik çıkmasını engellemek için 1900 yılından itibaren söylenmeme başladı.

100 milyon albüm satışı

belafonteHarry Belafonte’nin birçok şarkısı Barbados milli marşını yazan kişi tarafından yazıldı.

Ulusal marşların bestecilerine baktığınızca üç isim dikkatinizi çekiyor. Avusturya milli marşını yazan Mozart, Almanya milli marşını yazan Haydn, Barbados’un milli marşını yazan New York’lu kalipso şarkıcısı Lord Burgess.

Birçok kişi Lord Burgess’in adına yabancı olabilir ama şarkıcı 100 milyondan fazla albüm sattı.

Bunlardan yalnızca 10’u kendi albümüydü. Ama Burgess, ayrıca Harry Belafonte’nin başarısının arkasındaki isimdi. Şarkıcı, Belafonte’nin ‘Day-O’ ve ‘Island in the Sun’ şarkılarını yazdı.

Burgess’in Barbados milli marşını yazmasının sebebi o dönemde orada tatil yapıyor olması ve birilerinin gelip ondan milli marş yazmasını istemesi.

Buradan diğer ülkelere de bir ders çıkıyor aslında.

Coldplay’i ülkenize davet edin ve ülkeye vardıklarında kibarca ‘taciz edin’.

Benimsendikçe ömürleri uzuyor

Halk şarkıları benimsedikçe milli marşların da ömrü de uzuyor.

Örneğin İsrail’de, ülkede yaşayan Arapların da Yahudiler gibi dahil edilmesi için ‘Hatikvah’ milli marşının değiştirilmesine yönelik çağrılar yapılmıştı.

Milli marşlara ne kadar yer ayrılması gerektiğini tahmin etmek zor. Olimpiyat kuralları gereği milli marşlar 80 saniyeden uzun çalınamaz. Dolayısıyla eklenecek yeni kelimelerin duyulması tehlikeye girecek.

İstanbul’un 10 Harikası


Newsweek Grubu’ndan Daily Beast, İstanbul’un tadını çıkarmak için görülmesi veya yapılması gereken 10 şeyi listeledi.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 1

rüstem paşa camii,arasta pazarı 2

Ne Ayasofya kadar eski, ne de Süleymaniye kadar azametli. Fatih’teki Rüstempaşa Camii mimaride mükemmellik arayanların mutlaka görmesi gereken bir Mimar Sinan eseri.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 3
Haliç’te gün batımını izlemek için Pera bölgesindeki binaların çatılarına kurulmuş bohem mekanlardan daha iyi bir yer olabilir mi?

rüstem paşa camii,arasta pazarı 4

Daily Beast’e göre Nobelli yazar Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi de İstanbul’un görülmesi gereken yerleri arasında.

 

Boğaz’a karşı bir kokteyl içmek için derginin tavsiye ettiği yer ise Four Seasons Bosphorus Oteli’nin terası.

Geçmişte Leon Trotsky‘nin kaldığı, Hemingway’in savaş muhabiri olarak geldiği İstanbul’da takıldığı barın bulunduğu Beyoğlu’ndaki Büyük Londra Oteli, 1920’lerin atmosferini görmek isteyenler için bire bir.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 6
Bizans döneminde su sarnıcı olarak inşa edilen Yerebatan Sarayı, şüphesiz İstanbul’un en etkileyici mekanlarından biri.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 7
İstanbul’un kalabalığından kaçmak için mükemmel bir tercih olarak Adalar öne çıkıyor. Büyükada’daki Ayayorgi Tepesi’nden manzara ise muhteşem.
Kapalıçarşı dünyanın en ilginç alışveriş merkezlerinden biri olsa da Sultanahmet Camii’nin yanıbaşındaki Arasta Pazarı, alışveriş için daha kaliteli seçenekler sunuyor.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 10
Artık müze olarak korunan, 14’üncü yüzyıldan kalma bir Bizans kilisesi olan Kariye, eşsiz mozaikleriyle görülmesi gereken bir yer.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 9
İstanbul’a gelip de Türk mutfağının tadına bakmadan gitmek olmaz. Daily Beast’in bu alandaki tavsiyesi Çiya.

rüstem paşa camii,arasta pazarı 11
 Lezzet lokantası Çiya Kadıköy çarşısında yer alıyor.
rüstem paşa camii,arasta pazarı 8
 Prens adaları arçasız ve doğa güzellikleri ie görülmesi gereken bir yer

 

 

“Engelsiz Müze ve Saraylar Projesi” başlıyor!


TÜRKİYE Omurilik Felçlileri Derneği tarafından 2010 yılında başlatılan “Engelsiz Müze ve Saraylar” projesi, ilk adımını Ayasofya’dan atıyor.

 Proje, İstanbul’daki önemli tarihi ve turistik merkezlerin engelliler için kolay ulaşılabilir hale getirilmesini kapsıyor. Gerçekleştirilecek çalışmalarla Ayasofya’nın ardından 6 müze ve saray daha erişilebilir olacak. TOFD tarafından yapılan tespitlerin ardından hazırlanan proje çalışmalarının, Kültür Bakanlığı ve ilgili yerel birimlerine iletilmesiyle başlanan projenin ilk somut adımı atılmış oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul IV Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan çıkan karar ile Ayasofya Cami ve Müzesi’nin erişilebilir olması için, Ayasofya Müzesi ile İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü görevlendirildi. Proje kapsamında çalışma yapılan Müze ve Saraylar: İstanbul İl Kültür Müdürlüğü’ne bağlı Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İslam Bilim ve Teknolojisi Müzesi, Yıldız Sarayı Müzesi ile Rumeli Hisarı Müzesi.

ENGELLİ VATANDAŞLARRAHATÇA GEZEBİLECEK
TOFD’nin hazırlamış olduğu ve bütün engel gruplarını kapsayan projeyle, engellilerin Ayasofya Müzesi’ni rahatça gezmesi için mevcut rampa ve engelli tuvaletleri standartlara uygun hale getirilecek. Konu ile ilgili açıklama yapan TOFD Başkanı Ramazan Baş, “Dünyada benzer örneklerde olduğu gibi, ülkemizin özellikle de İstanbul’un engelli turizmini sahiplenmesi ve bu konuda çalışma yapması adına “Engelsiz Müze ve Saraylar Projesi” için iki yıldır çaba harcıyoruz. İstanbul’un en önemli tarihî mekânlarını bizlerin de rahatça gezebilmesi için tarihî dokulara asla zarar vermeden ufak dokunuşlarla projelerimizi hazırladık ve Kültür Bakanlığı ile Anıtlar Kurulu’na sunduk. Ayasofya Müzesi ile de uygulamaya geçmeye başlıyoruz” dedi.
“Engelli turizmi büyük bir artı değer”

İstanbul’un önemli tarihi mekanlarının rahatça gezilebilmesi için tarihi dokulara zarar vermeden ”ufak” dokunuşlarla projeleri hazırlayıp, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Anıtlar Kurulu’na sunduklarını aktaran Baş, Ayasofya Müzesi ile uygulamaya geçtiklerini bildirdi.

Baş, Atina’da 152 metre yükseklikte bulunan Akropolis’e engellilerin çıkması için dışarıdan lift yapıldığına değinerek, ”Bizim eserlerimizde ihtiyacımız olan temel şeyler; rampa ve tuvaletler. Oldukça kolay aşılabilecek bu engellerle, dünyada büyük bir hacme sahip olan engelli turizmi, İstanbul için büyük bir artı değer olacaktır” değerlendirmesi yaptı.

Projenin sonunda İstanbul Erişilebilir Gezi Rehberi ile yapılan çalışmaların belgeseline başlayacaklarını açıklayan Baş, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, çalışmaları bir an önce bitirerek engellilerin de tarihi yerinde görmesini ve turizme katkı sunmayı amaçladıklarını kaydetti.

 

İngilizlere Türk traşı!


Ted’s Grooming Room adıyla marka haline gelen ve müşterilere Türk ürünleri sunulan berber dükkânlarının 4’üncüsü gelecek ay Soho’da açılacak.

16 yıl önce İngiltere’nin başkenti Londra’nın Holborn semtinde Kuzey Kıbrıslı Mustafa İsmail
tarafından kurulan ve 2008’de ünlü İngiliz giyim markası Ted Baker’ın çatısı altında hizmet vermeye başlayan Ted’s Grooming Room markalı ‘Türk usulüberber dükkânı, gelecek ay Soho’da dördüncü
dükkânını açıyor.

Ted’s Grooming Room markasıyla “Türk usulüberberlik yaptıklarını belirten Genel Koordinatör Mehmet Yaprak, “Ted Baker yöneticileri yaptığımız işi görüp kendi mağazaları içerisine bir berber
dükkânı açmak istediler. Markanın The Bank’te bulunan mağazasına 2008 yılında Ted’s Grooming Room markasıyla bir berber açıldı. Holborn, St. Pauls ve Mayfair’den sonra gelecek ay yeni dükkânımızı Soho’da açacağız” diye konuştu.

Dükkânların bir tanesinin adı da Ottoman Lounge (Osmanlı Salonu) olarak faaliyet gösteriyor.
Her dükkânda müşterilere kahve, çikolata, lokum gibi Türk ürünleri sunuluyor. Dükkandaki
kütüphanelerde Türkiye’yi anlatan yayınların yanı sıra Atatürk’ün yaşamı hakkında kitaplar da bulunuyor.

Marka logosunda Usturalı Yeniçeri ve Makaslı Sir var
Londra’da Oxford ile Piccadilly bölgeleri arasında kalan ve eğlence yaşamıyla öne çıkan ünlü Soho semtinde Ted’s Grooming Room markasıyla dördüncü dükkânını açacak markanın logosunda Türkiye ve Birleşik Krallık’ın olduğu haritanın önünde elinde ustura tutan bir Yeniçeri ile makas tutan bir Londra beyefendisi bulunuyor. İngiltere merkezli lüks giyim markası olarak bilinen Ted Baker’ın dünyanın birçok yerine dağılmış 275 mağazası var. Yıllık 1 milyar liraya yakın cirosu bulunan şirketin hisseleri Londra Borsası’nda işlem görüyor.

Sadece randevuyla çalışılan her bir dükkânda günlük 80 ile 100 müşteri ağırlanırken, fiyatlar 10 ile 125 sterlin (375 TL) arasında değişiyor.

Ünsal Ereke

Suriçi İstanbul nasıl tahrip edilir?


Eski binaların tahribinde, bilhassa kitabenin yok edilmesinde birkaç çılgın işgüzar memurun dışında merkezi hükümetin bir politikası olduğunu zannetmiyorum. İstanbul-Osmanlı medeniyetini yıkanların saiki ideolojik olmaktan çok görgüsüzlük ve paradır

Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nden geçelim; köşedeki Alay Köşkü’nden Kazım İsmail Gürkan yani eski Binbirdirek Caddesi’ne çıkan yokuşun adı Alayköşkü Caddesi’dir. 8 numaralı binanın üzerinde eski harflerle “Sağlık Yurdu” yazar. Bu çini levha ve binanın cephesini süsleyen diğer çini panolar, kemerli pencereler, binanın üstündeki yarım kubbe bu binayı o zamanki Sıhhiye Nezareti’nin bir mahalle dispanseri olarak inşa ettirdiğinin delilidir. Bina geçen zamanlar içinde mahalle polikliniği olma vasfını kaybetmiş, hoyrat kullanımlardan sonra boşalmış ve birisine satılmıştır.

Boşalan binanın zaman içinde tahribi çok kolay olur

Satın alanın bu güzel ve orijinal parçayı aslına uygun bir biçimde bir konut veya şahsi bir kütüphane veya İngiltere’deki “gentlemen’s club” şeklinde düzenleyip kullanacağını düşünmek bir hayaldir. Burjuvazimiz henüz o derecede kalabalık ve eğitimli değildir. Birisi almış, yıkımı bekliyor ki otel yapsın. Boşalan binanın zaman içinde tahribi çok kolay olur. Sonra bu kadar katla yetinmeyecek, güya kurallar sert olmasına rağmen Ayasofya’nın yüz metre yakınındaki binalara bile iki-üç senede bir kaçak kat ilave edildiği görülmektedir. Bu binanın akibeti de öyle olur muhakkak. Suriçi İstanbul yani tarihi şehrin kalbi maalesef bu gibi binaları alan ve kaçak katlarla tahrip edenlerin eline düşmüştür. Eskiye nazaran tek fark ani yıkımdan çok bu gibi kurnazlıklardır. Geçtiğimiz günlerde Osman Öndeş’in bu vurdumduymazlığı ele alan “Vurun Osmanlı’ya (Bir Medeniyet Nasıl Yok Edildi?)” adlı bir kitabı çıktı. Mühim bir çalışma. Hemen şunu söyleyeyim; eski binaların tahribinde, bilhassa epigrafik malzemenin yani kitabenin yok edilmesinde birkaç çılgın işgüzar memurun dışında merkezi hükümetin bir politikası olduğunu zannetmiyorum. Cehalet önce gelir. Nitekim Atatürk bazı epigrafik malzemeyi (bu gibi kitabeleri) daha iyi değerlendiren Paul Wittek için etrafındakilere; “Bu Avusturyalı bunları okuyor da siz mi değerlendiremiyorsunuz?” demiştir. Paul Wittek o günden sonra pek rahat ettirilmediğinden şikayet etmişti. “Okuyan gibi olalım” demektense “herifi ürkütmek evladır” prensibinin geçerli olduğu anlaşılıyor. 1957’deki istimlakte Demokrat Parti’nin muhalifi birçok yazarın dahi “Sağda solda birtakım eski sefil eserler var bunları niye yakmıyorsunuz” diye açık ihbarcılık yaptığını Aydın Boysan üstad oğlu Burak’la birlikte kaleme aldığı İstanbul kitabında ifade etmiştir.

İstanbul-Osmanlı medeniyetini yıkanların saiki ideolojik olmaktan çok görgüsüzlük ve paradır. Fotoğraf arşivlerini bulduğunuz kadarıyla karşılaştırın. Sultanahmet ve eski Eminönü kazası dahilinde ne kadar eserin son on yılda yıkıldığını, yıkılmasına izin verilmeyenlerin de iki üç yılda bir yapılan kaçak katlarla bir ucubeye döndürüldüğünü görürsünüz.

Alayköşkü Caddesi’ndeki 8 numaralı binada eski harflerle “Sağlık Yurdu” yazar. Bu çini
levha binayı o zamanki Sıhhiye Nezareti’nin bir dispanser olarak inşa ettirdiğinin delilidir.
Bina zamanla poliklinik olma vasfını kaybetmiş, hoyrat kullanımlardan sonra satılmıştır.

İstanbul’u ancak İstanbulluların dikkati ve protestosu kurtarır

Bir grup adam İstanbul’un Bizans kalıntılarının Cumhuriyet dönemi milliyetçiliği tarafından ideolojik olarak yok edildiğini tekrarlar durur. Oysa böyle bir ideolojik tahribat için dahi bir şeyler bilmek lazımdır. Ayrıca Bizans katmanından önce Osmanlı katmanının tahrip edilmesi gerekir ve el hak ediliyor. Hem de son Osmanlı devrinde başlamıştır. 1950’lere kadar bu tahribat yavaş gittiyse memlekete Marshall yardımından Caterpillar inşaat makinelerinin gelmeyişindendir. İkinci Harb’ten sonra bu fazlasıyla telafi edilmiştir. Önce CHP’li vali ve belediye başkanları, sonra bazen aynı adamların DP devrindeki yönetimiyle ve görünmemiş imar faaliyetiyle (!) Osmanlı İstanbul’u coğrafyamızdan silinmiştir. Kalanlara göre topografyayı tespit etmek için bazı gruplar kurulmuştu. Bu şükran duyulacak milli zihin sporu da maalesef bugün ortadan kalkmış gibidir. Şurası gerçektir ki; İstanbul’u ancak İstanbulluların dikkati, hamiyyeti ve protestosu kurtarır.

Terbiye ve hukuk

Birçok toplumda ve birçok durumda geleneklere dayalı edep hukukun önünde gelir. Çünkü kanunların müeyyide (yaptırım) sahibi olmadıkları yerde gelenek ve edep kurallarının çok etkili olacağı açıktır. Türkiye maalesef edepsizliğin kol gezdiği bir ülke haline dönüştü. Bunun medyada da çarpıcı örnekleri görülüyor.

Son hafta gazetenin biri başlık attı; “Silivri’ye tayin edildiler” diye… Şûrada emekli edilen general ve amirallerin askerî cezaevi Hasdal’dan alınıp sivil hapishaneye nakledildiklerine göya nükte ile temas ediyor gibi. Başlıktaki nükte kenar mahalle kokuyor. Ama aslında manasız bir kin de var. Silivri’nin adî suçlar için bir ceza ve tevkif evi olmasına telmihte bulunuyor. Zamanlar geçer veya geçmez. Yüksek rütbelileriyle bu şekilde hesaplaşmaya kalkan toplumlar için bu hareket ve üslup bir yüz karasıdır. Terbiye dediğimiz sadece köfteye değil, en başta insanoğluna, bilhassa kendisini gazeteci diye takdim edenlere lazımdır.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin eski kâzib şöhretlerinden biri de bu sefer kendini hukukçu zannetmiş; eski genelkurmay başkanının ifadesinin her şeyi açıkladığını ve asıl önemlisi hakimlerin ve savcıların buna dayanarak darbe zanlılarını mahkum etmeleri (!) gerektiğini buyuruyor. Aklımızı başımıza toplayalım. Bu tip hafiflikler ve manasız üslup acaba Mareşal Petain’i mahkum eden Fransa’da hatta Stalinist terörün ortalığı kasıp kavurduğu 1937 Rusya’sında rastlanabilecek cinsten midir? Bazıları demokrat yaftasıyla ağzına geleni söyleyebiliyor.

Kaynak : Milliyet

İber Oltaylı

Şehir Muhabiri Hatice ŞEN yazdı|| Suriçi yeniden inşa ediliyor

İstanbul’un tarihî dokusuna uymayan birbirinden farklı imar planları bir çok tarihi mekân ve eserin yok olmasına neden oldu

Suriçi’nde yanlış imar yapılanması yüzünden bin 560 hektarlık alandan geriye sadece 300 hektarlık özgün doku kaldı. Yoğunluk arttıran imar planlarının yanı sıra ana ulaşım akslarının sur içinden geçmesiyle tarihî doku yavaş yavaş ortadan kalktı.

Şehrin kimliğini oluşturan bu eserlerin bazıları ise günümüzde yeniden inşa ediliyor.  Tarihi sokak, cadde, hamam ve medrese gibi anıt eserlerin önce yeri tespit ediliyor İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ardından da ihya ediyor.

 

Kadınlara özel cami


Seyhan Müftülüğü tarafından, kadınların Cuma namazı kılmalarını sağlamak amacıyla cami tahsis edildiği bildirildi.
Adana İl Müftülüğü’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, Seyhan Müftülüğü, Gülek Camisi’nde yeni bir hizmet atağına geçti. Cami İmam Hatibi Muhammed Topçu ve Gülek Kur’an Kursu öğreticisi Mümine Topçu öncülüğünde yapılan çalışma ve hazırlıklarla, kadınlar Cuma namazlarını Gülek Camisi’nde kılmaya başladı.
Seyhan Müftüsü Halil Uzun, Müftülük olarak en önemli gayelerinin dinini yaşamak isteyenlere yol bulmak ve çare olmak olduğunu belirterek, şunları kaydetti:
”Hanım cemaatimiz camilerde Cuma namazını kılmak isterlerse, camilerin bir çoğunda hazırlıklarımız tamamlandı. Başta Sabancı Merkez Cami olmak üzere Gülek Camisi gibi camilerde bayanlar için özel yer ayrılmış olup, Cuma namazı ve teravih namazı toplu bir şekilde kılınmaktadır. Bununla birlikte mukabelelerimiz tüm camilerimizde günde iki defa okunmakta olup, itikafa girecek cemaat için 17 camimiz tahsis edilmiştir. Buram buram İslamı yaşamak, aramızda selamı yaymak, sahip olduğumuz şeyleri olmayanlarla paylaşmak, vereceği hiçbir şeyi olmayanın sadaka yerine geçecek olan tebessümde bulunması kısacası toplumumuzun gönüllerinin tek, yek ve birlikte Allah rızası için atmasını sağlamaktır. Allah yaptığımız ve yapacağımız ibadetleri makbul eylesin.”
Cami ve Kur’an Kursu görevlileri de uygulamanın büyük bir heyecan ve dini canlılık sağladığını kaydettiler.
Kaynak: