“Oteller Dolmabahçe Sarayı’na baskı yapıyor”


TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Milli Saraylar’dan Dolmabahçe’nin son durumuyla ilgili bir rapor istedi. Dolmabahçe’nin yapısal güvenlik raporunu hazırlayan Dr. Kubilay Kaptan ise, “Sarayın arka tarafına bırakın bina yapmayı, bir çivi bile çakılmaması lazım” dedi.

Dolmabahçe Sarayı’yla ilgili hazırladığı raporda sarayın yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu dile getiren İstanbul Aydın Üniversitesi Afet, Eğitim, Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Kubilay Kaptan, Dolmabahçe Sarayı’nı kurtaracak reçeteyi anlattı.

‘Dolmabahçe’de bakım boya ve badanadan ibaret’

“Bu kadar geçmişi olan bina nem ve korozyon yüzünden kendi kendine yıpranır. Dolmabahçe’de bakım denen şey, genelde sadece boya ve badanadan ibarettir. Yapısal sisteme ve sistemi taşıyan yığma taşa bakım yapılmıyor. Swissotel, Ritz-Carlton Oteli ve İnönü Stadı’nın yükü Dolmabahçe’nin üstünde ve aşağı doğru basınç yapıyor. Bu baskı yüzünden duvarlarda açılmalar oluştu.”

‘Sarayın arka tarafına çivi bile çakılmamalı’

“Dolmabahçe’yi kurtarmak için sarayın arka tarafına bırakın yeni bina yapmayı, çivi bile çakılamaz artık. Dolmabahçe haddini doldurdu. İlave yük vermek, binanın gitmesine neden olur. Allah korusun, bir deprem olursa bina çok ağır hasar görür. Binayı zamana ve depreme karşı korumak için yapıda makyaj değil, ciddi güçlendirme yapmak lazım. Binayı taşıyan kaburgayı güçlendirip, genişletmek gerekiyor. Bunları yaparken taşıyıcı sistemde açılmış olan duvarlar ve korozyona uğramış yerleri kapatılmalı.”

‘Kaymayı önlemek için zemine kazık çakılmalı’

“Zeminin bir yıl gözlenmesi lazım. Dolmabahçe’nin aşağıya kayması ve çatlakların büyümesi devam ediyorsa zeminde iyileştirme yapmak gerekiyor. Zeminin önüne kazık çakılabilir. Zemini sudan korumak için ‘palplanş’ yapılabilir. Ya kazık çakarak ya da palplanş yaparak zeminin daha ileri kaymasını önlemek lazım. Ayrıca İnönü Stadı’nda yapılacak yenileme sırasında genişletme, taban kotunun düşürülmesi veya yükseltilmesi çok dikkatli yapılmalı. Dolmabahçe’nin bodrum katlarında koku geldiği için metan gazı çıkışı gözlemleniyor. Metan gazı çıkışının binanın taşıyıcı sistemine bir zararı yok. Metan gazı çıkışı ciddi olarak takip edilmeli. Bu takipte metan gazı birikmesinin artıp artmadığı izlenmeli. Eğer artış varsa çıkışı sağlayan kuyularda bir iyileştirme yapılmalı.”

TBMM Başkanı Cemil Çiçek rapor istedi

Dolmabahçe Sarayı ile ilgili hazırlanan bu rapor, sarayın bağlı olduğu TBMM Başkanı Cemil Çiçek’i de harekete geçirdi. Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Milli Saraylar Daire Başkanlığı’ndan Dolmabahçe Sarayı’nın son durumuyla ilgili ayrıntılı bir rapor istedi. Milli Saraylar Daire Başkanlığı Bilim Kurulu’nun hazırlayacağı rapor bu hafta içinde tamamlanarak Çiçek’e sunulacak.

(Vatan)

Sümela’da doğa katliamı


 

Sümela Manastırı yakınlarındaki Çakırgöl Yaylası’na yapılacak kayak tesislerine ulaşım yol açmaya kalkan Karayolları 6 bin çam ağacını kesti. Ancak standartlara aykırı olduğu belirlenince yol kaderine terk edildi

Tabzon’un Maçka İlçesi’ne bağlı Altındere Vadisi’nde bulunan Çakırgöl Yaylası’na, 5 yıl önce kayak tesisi yapılmaya karar verildi. Yaylaya giden mevcut yol, Sümela Manastırı’nın içinden geçtiği için alternatif bir güzergah belirlendi. Yaylaya ulaşım için 12 kilometrelik yeni bir yol yapılması kararlaştırıldı. Karayolları 10. Bölge Müdürlüğü, Orman Genel Müdürlüğü’nden izin aldı. Milli Parklar Genel Müdürlüğü de, belirlediği standartların dışına çıkılmaması kaydıyla onay verdi. Ardından ağaçlar kesilip, 2,5 milyon lira harcanarak 3 kilometrelik yol yapıldı.
Ancak, Milli Parklar Genel Müdürlüğü, tek şeritli olması gerekirken çift şeritli yapıldığını ve standartlara aykırı olduğunu belirleyince çalışmayı durdurdu. Yol öylece bırakılırken Karayolları, mevcut yayla yolunu genişletme çalışmalarına başladı. Sümela’nın tam karşısındaki yolda süren çalışmalarda da binlerce ağaç kesildi.

 

HESABINI KİM VERECEK?
KTÜ Orman Mühendisliği Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Cantürk Gümüş, ‘Burada bir yol yapmışlar, hiçbir yere gitmiyor. Katliam yapmış, 6 bin çam ağacını kesmiş, ormanı yok etmişler. Bunun hesabını kim verecek? O ağaçları kim geri getirecek? Devletin parası boşa gitti’ diye isyan etti. Mevcut yolu genişletme çalışmalarının da Milli Parklar Kanunu’na aykırı olduğunu kaydeden Gümüş şunları söyledi: ‘O yoldan yaylaya ulaşmak 21 kilometre. Bunun 3 kilometrelik kısmı Sümela Manastırı’nın içerisinde. Sümela’daki bölüm 1. derecede SİT alanında olduğu için burada çalışma yapamıyorlar. Ama geri kalan bölümünde vahşi bir çalışma var. Doğa tahrip ediliyor, ekosistem bozuluyor. Orası ayrıca heyelanlı bölge. Çığ ve kayma riski de var’ dedi ve suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

VALİ: HOŞ OLMADI!
TRABZON Valisi Recep Kızılcık da kouyla ilgili olarak ‘Böyle bir çalışma yapıldı, sonra vazgeçildi. Elbette ki kesilen ağaçlar ve harcanan para itibarıyla hoş olmadı’ dedi. Kızılcık, mevcut yolda devam eden çalışmaların yasaya aykırılığıyla ilgili de, ‘Gidip yerinde inceleyeceğim. Eğer böyle bir şey söz konusu ise gereğini yaparız’ diye konuştu.

Milli marşların ‘tuhaf’ sırları


Milli marşlar, her uluslararası spor müsabakasında, madalya töreninde gurur ve vatanseverliği öne çıkaran şarkılardır. Alex Marshall, her milli marşın ardında gizlenen tuhaf ve şaşırtıcı hikâyeleri gün yüzüne çıkarıyor.

Devrimlere ilham verdi

İlgili Konular

Coşkulu tınıları sayesinde Fransa’nın ‘La Marseillaise’i dünyanın en çok tanınan milli marşları arasına girdi.

Fransa ulusal marşı 1792’de yazıldı ve kısa sürede tüm Avrupa’ya yayılarak Yunanistan ve Rusya’daki devrimlere ilham kaynağı oldu.

Son dönemdeki ayaklanmaların da bir parçası haline geldi. Çin’in Tiananmenj Meydanı’ndaki protesto gösterilerinde de söylendi.

Maalesef marşın bestecisi hiçbir zaman aynı başarıyı yakalayamadı.

marseilaiseClaude Joseph Rouget de Lisle (ortada) Marseillaise’i yalnızca birkaç saat içinde yazdı.

Claude Joseph Rouget de Lisle, Avusturya’ya karşı savaşacak Fransız ordusunu cesaretlendirmesi için bir şarkı yazması istendiğinde, kaleme aldığı La Marseillaise’i ‘ateşli’ birkaç saat içinde tamamladı.

Ancak hayatının geri kalan 44 yılında, aynı şekilde hafızalara kazanan başka bir beste üretemedi.

Para ihtiyacı olduğu tahmin edilen bir dönemde ise müstehcen sözler yazmaya yöneldi.

Claude Joseph Rouget de Lisle’nin Fransa’nın doğusundaki Lons-le-Saunier kentindeki müzesini gezerseniz bu şarkılardan birini görebilirsiniz.

Ancak bu müstehcen şarkı sözlerinin yarısı, müzeyi gezen çocukların görmemesi için gizleniyor.

Aynı şarkı farklı ülkeler

anthemİngiltere milli marşı ile Liechtenstein’in milli marşının melodisi aynı.

‘Tanrı Kraliçe’yi Korusun’, 1745’te yayımlanmasının ardından Büyük Britanya Krallığı tarafından benimsenip tanınan ilk ulusal marş oldu.

Marşın melodisi milliyetçilikle öyle bağdaştı ki birçok farklı ülke de sözlerini değiştirip aynı melodiyi yeniden düzenleyerek milli marşları haline getirdi.

Liechtenstein, kendi milli marşı ‘Oben am jungen Rhein’ için de bu melodiyi kullanıyor.

Aynı marşa sahip olmaları, İngiltere ve Liechtenstein’ın karşı karşıya geldiği futbol maçında karışıklığa sebep olmuştu.

Kendi yaratıcılıklarını kullanmayıp, yeni bir melodi yaratmak yerine İngiltere’nin melodisini sahiplenen Liechtenstein’lıları eleştirebilirsiniz.

Ancak o zaman, Fransa milli marşı ‘La Marseillaise’den ilham alan birçok ülkeyi de eleştirmeniz gerekir. Bu ülkelerden ikisi Umman ve Zimbabve.

Fakir adamın oyunu

Yüzyıllar boyunca çalınacak bir şarkı olan milli marş yazımının ücreti ne kadar olur? Açıkçası çok da değil. O da biraz şanslıysanız.

Uganda ulusal marşının bestecisi George Kakoma, ölümünden kısa bir süre önce, alamadığı telif ücretleri için Uganda hükümetine dava açtı.

Kakoma’ya, yazdığı ulusal marş için 1962’de 2 bin Uganda şilini yani 0.50 pound

Bosna’nın hüzünlü milli marşını besteleyen ve kaleme alan Dusan Sestic’e 6 bin Bosna markı yani yaklaşık 2 bin 500 sterlin ödenmesi öngörüldü.

Ancak Temmuz ayı itibariyle Bosna hükümetinin yıllar süren tartışma sonrası ödeme yapmayı reddetmesi üzerine besteci artık bu ücreti de alamayacak.

Dünyanın en yeni ulusal marşını besteleyen Mido Samuel’e, çabalarının karşılığı olarak duyduğu gururdan başka bir şey sunulmadı.

Zoraki sessizlik

Aslen, kraliyet ailesinin giriş müziği olarak tasarlanan İspanya’nın milli marşı sözsüz olmasıyla ünlüdür. Ancak İspanya gibi sözsüz milli marşa sahip başka ülkeler de var.

Kosova hükümetinin, çoğunluğun konuştuğu Arnavutça dilinde yazılabilecek sözlerin ülkede yaşayan Sırpları rahatsız edeceği kararı almasından sonra ülke sözsüz milli marşı benimsedi.

Dolayısıyla, birçok Kosovalı şarkıyı göz ardı ederek yerine Arnavut ve Sırp ulusal marşlarını söylemeyi tercih ediyor.

Maocu manifestolar

nepal

Nepal’in ulusal marşını dinlediğinizde narin folk tınıları ile “Nepal halkının nasıl çiçek örgülerden doğup bir çelenk” haline geldiğini duyacaksınız. Aslında, Nepal marşı dünyanın en siyasi marşlarından biri.

Marş, 10 yıllık iç savaşın ve krala karşı düzenlenen Maocu ayaklanmanın sona ermesiyle 2006 yılında yazıldı.

O dönemdeki fırtınalı ortam, şiirin yazarı Byakul Maila’ya yönelik tutumu da anlamaya yardımcı oluyor.

Gazeteciler ve yetkililer Maila’nın geçmişini tarayıp arkadaşları ve ailesiyle görüşürken şair, kral taraftarı olmadığını kanıtlamak için bir dizi mülakattan geçti.

Maila adeta mahkemede hesap verir gibiydi. Peki hatası neydi?

Maila bir zamanlar eski kralın da katkıda bulunduğu bir şiir kitabını düzenlemişti.

Ülke yönetimindeki bazı Maocular mevcut ulusal marştan daha güçlü ve daha devrimci bir şarkı istiyorlar. İç savaş döneminde solcu milli marşı ‘The Internationale’yi söylüyorlardı.

Kayıp dizeler

argentine

Milli marşların çoğu aslında altı veya daha fazla kıtadan oluşan şiirlerdir. Ancak bugün bu kıtaların yalnızca birkaçı söyleniyor. Kayıp dizeler ise, genelde ülke tarihini anlatan dizeler oluyor.

Güney Amerika ülkelerinin marşlarına bakacak olursanız, bu ülkelerin İspanya yönetiminden çıkmaktan duydukları mutluluğu görürsünüz.

Arjantin ulusal marşında İspanyollar için “yollarına çıkan herkesi yok eden” ifadesi kullanılırken “kanlı zorbalardan alçak işgalcilere” kadar çeşitli benzetmeler yapılıyor.

Bu dizeler, gerginlik çıkmasını engellemek için 1900 yılından itibaren söylenmeme başladı.

100 milyon albüm satışı

belafonteHarry Belafonte’nin birçok şarkısı Barbados milli marşını yazan kişi tarafından yazıldı.

Ulusal marşların bestecilerine baktığınızca üç isim dikkatinizi çekiyor. Avusturya milli marşını yazan Mozart, Almanya milli marşını yazan Haydn, Barbados’un milli marşını yazan New York’lu kalipso şarkıcısı Lord Burgess.

Birçok kişi Lord Burgess’in adına yabancı olabilir ama şarkıcı 100 milyondan fazla albüm sattı.

Bunlardan yalnızca 10’u kendi albümüydü. Ama Burgess, ayrıca Harry Belafonte’nin başarısının arkasındaki isimdi. Şarkıcı, Belafonte’nin ‘Day-O’ ve ‘Island in the Sun’ şarkılarını yazdı.

Burgess’in Barbados milli marşını yazmasının sebebi o dönemde orada tatil yapıyor olması ve birilerinin gelip ondan milli marş yazmasını istemesi.

Buradan diğer ülkelere de bir ders çıkıyor aslında.

Coldplay’i ülkenize davet edin ve ülkeye vardıklarında kibarca ‘taciz edin’.

Benimsendikçe ömürleri uzuyor

Halk şarkıları benimsedikçe milli marşların da ömrü de uzuyor.

Örneğin İsrail’de, ülkede yaşayan Arapların da Yahudiler gibi dahil edilmesi için ‘Hatikvah’ milli marşının değiştirilmesine yönelik çağrılar yapılmıştı.

Milli marşlara ne kadar yer ayrılması gerektiğini tahmin etmek zor. Olimpiyat kuralları gereği milli marşlar 80 saniyeden uzun çalınamaz. Dolayısıyla eklenecek yeni kelimelerin duyulması tehlikeye girecek.

Olimpos KYK harcı ile ayağa kalkacak


Antik kentleri oluşturan binlerce taş ve mermer parçasını toprağın altından büyük çabalar ile çıkaran arkeologlar, Olimpos’ta bunların bir araya getirilmesi için “KYK Restorasyon Harcı”nı tercih etti.

 

 

Tarihin aydınlatılmasında en önemli unsurlar arasında sayılan antik kent ve yapıların onarım ve ayağa kaldırılması işlerinde çok hassas ve titiz çalışmanın yanında, en uygun ekipman ve malzeme seçimi de büyük önem taşıyor. Antik kentleri oluşturan binlerce taş ve mermer parçasını toprağın altından büyük çabalar ile çıkaran arkeologlar, bunların bir araya getirilmesi işlemini ise restorasyon harcı ile gerçekleştiriyor. Uygarlığın beşiği sayılan Anadolu’daki en önemli yerleşimlerden Olimpos antik kentinin ayağa kaldırılması çalışmalarını yürüten Anadolu Üniversitesi ve 9 Eylül Üniversitesi’nden uzmanlar da yapısı ve rengi ile tarihi dokuya tamamiyle uyumlu olduğu için KYK Restorasyon Harcı’nı tercih ettiler.

 

KYK Restorasyon Harcı, kazıların ve restorasyon çalışmalarının devam ettiği Olimpos’ta yürütülen “mevcut yapıların korunarak, onarım ve güçlendirme çalışmaları” ve “kazılarda çıkan kolon, kirişlerdeki, kemerlerdeki çatlakların doldurulması, onarılması, açığa çıkan yerleşim yerlerinin yine kalıntılardan çıkan eski taşlar/molozlarla tekrar örülmesi” işlerinde kullanılıyor. KYK restorasyon harcı kullanılıyor Olimpos Antik Kenti, Antalya’nın 80 km güneyinde ve Antik Likya Bölgesi içinde bulunuyor. Doğudan Akdeniz’e açılan Olympos Antik Kenti, ortasından geçen Akçay (Olimpos Çayı) ile ikiye bölünüyor. Bu konumuyla tarih boyunca liman kenti olma özelliği taşıyan Olimpos, günümüze gelen antik kentler arasında farklı bir yapı sergiliyor. Kentin kesin kuruluş tarihi ise bilinmiyor. Tarih sahnesinde Olimpos Likya Birliği içinde bastığı sikkeler ile MÖ 168-78 yıllarında ilk kez görülüyor.

Olimpos bu birlik içinde üç oy hakkına sahip, altı ayrıcalıklı kentten birisi olma özelliğini taşıyor.
MÖ 80 yılında ise kent, korsanların eline geçiyor. Ünlü Korsan Zeniketes’in, Olimpos yakınlarındaki  bir kalede oturduğu biliniyor. Anadolu kıyılarındaki ve dağlık bölgelerdeki karışıklıklar üzerine bölgeyi korsanlardan temizlemek için, Romalı komutan ve senatör Publius Servilius Vatia komutasındaki Roma Donanması MÖ 78 yılında Gelidonya Burnu’nda yapılan üç deniz savaşını da kazanarak Zeniketes’in ünlü kalesini yerle bir ediyor. Zeniketes’in ölümünden sonra komşu kentlerle beraber Olympos da Roma’nın eline geçiyor. Bu dönemlerde Hephaistos, Zeus ve Apollon kültlerinin Olimpos’ta tapınım gördüğü bilinmektedir. Halen kısmi olarak ziyaretlere açık olan Olimpos Antik Kenti’ndeki kazı ve restorasyon çalışmalarının zamamlanmasından sonra, bölgeye yönelik tarih turizminde de büyük artış bekleniyor.

Haliç’te bir tarihi tünel böyle yok edildi


Haliç’te efsanevi Marmara Tüneli’ne ait olabileceği iddia edilen kalıntının üstüne 5 katlı apartman dikildi. Göz yuman Koruma Kurulu, inşaat bittikten sonra davalık oldu.

Fatih’te Yavuz Sultan Selim Mahallesi Set Üstü Sokak’ta tarihi eserlerin üzerine apartman yaptılar. İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıkları Bölge Koruma Kurulu üyeleri bu vicdansızlığa göz yumdukları gerekçesiyle cumhuriyet savcılığına sevk edildi. Bir profesör ve 3 doçent de dahil bazı kurul üyelerinin üyeliklerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından son verildi. Savcılığa sevk edilenler arasında tanıdık bir isim de yer aldı. Ayvansaray’da müteahhide farklı, vatandaşa farklı proje dilekçesinin altında imzası bulunan Fatih Belediye Başkan Yardımcısı Talip Temizer de savcılığa sevk edildi.
2011 yılında başlayan inşaat alanında toprak altından taşınmaz kültür varlığı niteliğinde tarihi mahzen ve tarihi eser niteliğinde büyük tünel ortaya çıkarıldı. Buna rağmen üzerine alelacele beton atılıp tarihi mahzen
toprakla kapatılıp inşaata devam edildi. Ancak çevredeki vatandaşlar temel aşamasında çıkan bu tarihi eserleri fotoğraflayarak önce Fatih Belediyesi’ne şikâyet etti. Belediye, “İnşaat yasaldır” cevabını verince vatandaşlar fotoğraflar ve video kaydını Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne ihbar etti. Dilekçede temel kazılarından çıkan tarihi eserlerin Haliç ’ten Marmara Denizi’ne kadar uzandığı söylenen dehlize ait olabileceği ve bu tarih talanına ‘dur’ denilmesi gerektiği görüşüne yer verildi.
MÜZE: İNŞAAT KAÇAK
İstanbul Arkeoloji Müzesi Arkeolog Arzu Toksoy Gölbaş’ı yerinde denetim için görevlendirdi. Gölbaş 10.01.2012‘de bir rapor hazırladı.
Raporda; ‘‘Parselde inşaat çalışmalarının devam ettiği, temel betonunun atıldığı, sondaj kazılarında tespit edilen duvarın yerinde korunduğunu görüldüğü, şikâyet dilekçelerinde bahsi geçen kalıntıların, temel betonun dökülmüş olması ve bu kısmın beton seviyesinde toprakla dolu olması nedeniyle görülemediği, bahsi geçen kalıntıların parselin denize bakan kısmında ortaya çıktığı ve bu kısmın dik yamaçla aşağı doğru indiği, ancak bu kısmın inşaat alanının dışında kaldığı için çalışma yapılamadığı’’ belirtildi.
KURUL: İNŞAATA DEVAM
Müze rapora bir üst yazı yazarak, inşaat faaliyetlerinin müze denetimi dışında yapıldığını, temel betonunun da denetimi dışında atıldığını 4 No’lu Koruma Kurulu’na bildirerek ‘inşaatın acilen durdurulmasını’ istedi.
Koruma Kurulu ise 18.01.2012’de yani müzenin yazısından 1 hafta sonra toplandı. Müzenin uyarısına, ihbarlardaki tarihi eserlerin tahrip edildiğini gösteren fotoğraflara rağmen kurul, 344 sayılı kararında ‘‘Müzenin raporunda ‘Yapılacak binanın oturum alanında herhangi bir kültür varlığına rastlanılmadığı’ belirtildiğinden, kurulca bu aşamada yapılacak başka bir işlem bulunmadığına…’’ dedi. Ve müze raporunu ’Herhangi bir kültür varlığına rastlanılmamıştır’ şeklinde yorumladı.
Kurulun kararı üzerine inşaat hızla devam etti. Haliç manzaralı bina hiç bir engele takılmadan 5 katı bitirerek satışa çıktı. Bizans tuğlalı, horosan harçlı, beşik tonozlu ve tam olarak ne olduğu tespit edilemeyen tarihi mimari kalıntılar 5 katlı binanın temeline gömüldü. Dilden dile dolaşan “ Haliç ’ten Marmara Denizi’ne karadan dehliz var” sözü de ortada kaldı.
DAVA AÇILDI

Koruma Kurulu kararıyla tarih talanına çevredeki vatandaşlar sessiz kalmayarak durumu Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdi. Savcılık nisan ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı ’ndan soruşturma için izin istedi. Bakanlık müfettişleri 29.05.2012 tarihinde soruşturmayı tamamlayarak kurul üyelerinin TCK’nın 257. maddesindeki görevi kötüye kullanma suçunu işlediklerini tespit etti. 12 kişi savcılığa sevk edildi.

Koruma Kurul Başkanı Ahmet Tanyolaç, yardımcısı Prof. Dr. Oğuz Ceylan, üyeler Doç.Dr. Mustafa Özer, Doç. Dr. Kübra Cihangir Çamur, Doç. Dr. Şevket Dönmez, Cem Eriş, Bekir Eren, İBB temsilcisi Ayşenur Alp Kirişçi, Fatih Belediyesi temsilcileri Okan Erhan Oflaz, Talip Temizer, raportörü Ercan Sezen ile müdürü Günseli Aybay hakkında dava açıldı. (Radikal)

“Engelsiz Müze ve Saraylar Projesi” başlıyor!


TÜRKİYE Omurilik Felçlileri Derneği tarafından 2010 yılında başlatılan “Engelsiz Müze ve Saraylar” projesi, ilk adımını Ayasofya’dan atıyor.

 Proje, İstanbul’daki önemli tarihi ve turistik merkezlerin engelliler için kolay ulaşılabilir hale getirilmesini kapsıyor. Gerçekleştirilecek çalışmalarla Ayasofya’nın ardından 6 müze ve saray daha erişilebilir olacak. TOFD tarafından yapılan tespitlerin ardından hazırlanan proje çalışmalarının, Kültür Bakanlığı ve ilgili yerel birimlerine iletilmesiyle başlanan projenin ilk somut adımı atılmış oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul IV Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan çıkan karar ile Ayasofya Cami ve Müzesi’nin erişilebilir olması için, Ayasofya Müzesi ile İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü görevlendirildi. Proje kapsamında çalışma yapılan Müze ve Saraylar: İstanbul İl Kültür Müdürlüğü’ne bağlı Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, İslam Bilim ve Teknolojisi Müzesi, Yıldız Sarayı Müzesi ile Rumeli Hisarı Müzesi.

ENGELLİ VATANDAŞLARRAHATÇA GEZEBİLECEK
TOFD’nin hazırlamış olduğu ve bütün engel gruplarını kapsayan projeyle, engellilerin Ayasofya Müzesi’ni rahatça gezmesi için mevcut rampa ve engelli tuvaletleri standartlara uygun hale getirilecek. Konu ile ilgili açıklama yapan TOFD Başkanı Ramazan Baş, “Dünyada benzer örneklerde olduğu gibi, ülkemizin özellikle de İstanbul’un engelli turizmini sahiplenmesi ve bu konuda çalışma yapması adına “Engelsiz Müze ve Saraylar Projesi” için iki yıldır çaba harcıyoruz. İstanbul’un en önemli tarihî mekânlarını bizlerin de rahatça gezebilmesi için tarihî dokulara asla zarar vermeden ufak dokunuşlarla projelerimizi hazırladık ve Kültür Bakanlığı ile Anıtlar Kurulu’na sunduk. Ayasofya Müzesi ile de uygulamaya geçmeye başlıyoruz” dedi.
“Engelli turizmi büyük bir artı değer”

İstanbul’un önemli tarihi mekanlarının rahatça gezilebilmesi için tarihi dokulara zarar vermeden ”ufak” dokunuşlarla projeleri hazırlayıp, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Anıtlar Kurulu’na sunduklarını aktaran Baş, Ayasofya Müzesi ile uygulamaya geçtiklerini bildirdi.

Baş, Atina’da 152 metre yükseklikte bulunan Akropolis’e engellilerin çıkması için dışarıdan lift yapıldığına değinerek, ”Bizim eserlerimizde ihtiyacımız olan temel şeyler; rampa ve tuvaletler. Oldukça kolay aşılabilecek bu engellerle, dünyada büyük bir hacme sahip olan engelli turizmi, İstanbul için büyük bir artı değer olacaktır” değerlendirmesi yaptı.

Projenin sonunda İstanbul Erişilebilir Gezi Rehberi ile yapılan çalışmaların belgeseline başlayacaklarını açıklayan Baş, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, çalışmaları bir an önce bitirerek engellilerin de tarihi yerinde görmesini ve turizme katkı sunmayı amaçladıklarını kaydetti.

 

Suriçi İstanbul nasıl tahrip edilir?


Eski binaların tahribinde, bilhassa kitabenin yok edilmesinde birkaç çılgın işgüzar memurun dışında merkezi hükümetin bir politikası olduğunu zannetmiyorum. İstanbul-Osmanlı medeniyetini yıkanların saiki ideolojik olmaktan çok görgüsüzlük ve paradır

Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nden geçelim; köşedeki Alay Köşkü’nden Kazım İsmail Gürkan yani eski Binbirdirek Caddesi’ne çıkan yokuşun adı Alayköşkü Caddesi’dir. 8 numaralı binanın üzerinde eski harflerle “Sağlık Yurdu” yazar. Bu çini levha ve binanın cephesini süsleyen diğer çini panolar, kemerli pencereler, binanın üstündeki yarım kubbe bu binayı o zamanki Sıhhiye Nezareti’nin bir mahalle dispanseri olarak inşa ettirdiğinin delilidir. Bina geçen zamanlar içinde mahalle polikliniği olma vasfını kaybetmiş, hoyrat kullanımlardan sonra boşalmış ve birisine satılmıştır.

Boşalan binanın zaman içinde tahribi çok kolay olur

Satın alanın bu güzel ve orijinal parçayı aslına uygun bir biçimde bir konut veya şahsi bir kütüphane veya İngiltere’deki “gentlemen’s club” şeklinde düzenleyip kullanacağını düşünmek bir hayaldir. Burjuvazimiz henüz o derecede kalabalık ve eğitimli değildir. Birisi almış, yıkımı bekliyor ki otel yapsın. Boşalan binanın zaman içinde tahribi çok kolay olur. Sonra bu kadar katla yetinmeyecek, güya kurallar sert olmasına rağmen Ayasofya’nın yüz metre yakınındaki binalara bile iki-üç senede bir kaçak kat ilave edildiği görülmektedir. Bu binanın akibeti de öyle olur muhakkak. Suriçi İstanbul yani tarihi şehrin kalbi maalesef bu gibi binaları alan ve kaçak katlarla tahrip edenlerin eline düşmüştür. Eskiye nazaran tek fark ani yıkımdan çok bu gibi kurnazlıklardır. Geçtiğimiz günlerde Osman Öndeş’in bu vurdumduymazlığı ele alan “Vurun Osmanlı’ya (Bir Medeniyet Nasıl Yok Edildi?)” adlı bir kitabı çıktı. Mühim bir çalışma. Hemen şunu söyleyeyim; eski binaların tahribinde, bilhassa epigrafik malzemenin yani kitabenin yok edilmesinde birkaç çılgın işgüzar memurun dışında merkezi hükümetin bir politikası olduğunu zannetmiyorum. Cehalet önce gelir. Nitekim Atatürk bazı epigrafik malzemeyi (bu gibi kitabeleri) daha iyi değerlendiren Paul Wittek için etrafındakilere; “Bu Avusturyalı bunları okuyor da siz mi değerlendiremiyorsunuz?” demiştir. Paul Wittek o günden sonra pek rahat ettirilmediğinden şikayet etmişti. “Okuyan gibi olalım” demektense “herifi ürkütmek evladır” prensibinin geçerli olduğu anlaşılıyor. 1957’deki istimlakte Demokrat Parti’nin muhalifi birçok yazarın dahi “Sağda solda birtakım eski sefil eserler var bunları niye yakmıyorsunuz” diye açık ihbarcılık yaptığını Aydın Boysan üstad oğlu Burak’la birlikte kaleme aldığı İstanbul kitabında ifade etmiştir.

İstanbul-Osmanlı medeniyetini yıkanların saiki ideolojik olmaktan çok görgüsüzlük ve paradır. Fotoğraf arşivlerini bulduğunuz kadarıyla karşılaştırın. Sultanahmet ve eski Eminönü kazası dahilinde ne kadar eserin son on yılda yıkıldığını, yıkılmasına izin verilmeyenlerin de iki üç yılda bir yapılan kaçak katlarla bir ucubeye döndürüldüğünü görürsünüz.

Alayköşkü Caddesi’ndeki 8 numaralı binada eski harflerle “Sağlık Yurdu” yazar. Bu çini
levha binayı o zamanki Sıhhiye Nezareti’nin bir dispanser olarak inşa ettirdiğinin delilidir.
Bina zamanla poliklinik olma vasfını kaybetmiş, hoyrat kullanımlardan sonra satılmıştır.

İstanbul’u ancak İstanbulluların dikkati ve protestosu kurtarır

Bir grup adam İstanbul’un Bizans kalıntılarının Cumhuriyet dönemi milliyetçiliği tarafından ideolojik olarak yok edildiğini tekrarlar durur. Oysa böyle bir ideolojik tahribat için dahi bir şeyler bilmek lazımdır. Ayrıca Bizans katmanından önce Osmanlı katmanının tahrip edilmesi gerekir ve el hak ediliyor. Hem de son Osmanlı devrinde başlamıştır. 1950’lere kadar bu tahribat yavaş gittiyse memlekete Marshall yardımından Caterpillar inşaat makinelerinin gelmeyişindendir. İkinci Harb’ten sonra bu fazlasıyla telafi edilmiştir. Önce CHP’li vali ve belediye başkanları, sonra bazen aynı adamların DP devrindeki yönetimiyle ve görünmemiş imar faaliyetiyle (!) Osmanlı İstanbul’u coğrafyamızdan silinmiştir. Kalanlara göre topografyayı tespit etmek için bazı gruplar kurulmuştu. Bu şükran duyulacak milli zihin sporu da maalesef bugün ortadan kalkmış gibidir. Şurası gerçektir ki; İstanbul’u ancak İstanbulluların dikkati, hamiyyeti ve protestosu kurtarır.

Terbiye ve hukuk

Birçok toplumda ve birçok durumda geleneklere dayalı edep hukukun önünde gelir. Çünkü kanunların müeyyide (yaptırım) sahibi olmadıkları yerde gelenek ve edep kurallarının çok etkili olacağı açıktır. Türkiye maalesef edepsizliğin kol gezdiği bir ülke haline dönüştü. Bunun medyada da çarpıcı örnekleri görülüyor.

Son hafta gazetenin biri başlık attı; “Silivri’ye tayin edildiler” diye… Şûrada emekli edilen general ve amirallerin askerî cezaevi Hasdal’dan alınıp sivil hapishaneye nakledildiklerine göya nükte ile temas ediyor gibi. Başlıktaki nükte kenar mahalle kokuyor. Ama aslında manasız bir kin de var. Silivri’nin adî suçlar için bir ceza ve tevkif evi olmasına telmihte bulunuyor. Zamanlar geçer veya geçmez. Yüksek rütbelileriyle bu şekilde hesaplaşmaya kalkan toplumlar için bu hareket ve üslup bir yüz karasıdır. Terbiye dediğimiz sadece köfteye değil, en başta insanoğluna, bilhassa kendisini gazeteci diye takdim edenlere lazımdır.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin eski kâzib şöhretlerinden biri de bu sefer kendini hukukçu zannetmiş; eski genelkurmay başkanının ifadesinin her şeyi açıkladığını ve asıl önemlisi hakimlerin ve savcıların buna dayanarak darbe zanlılarını mahkum etmeleri (!) gerektiğini buyuruyor. Aklımızı başımıza toplayalım. Bu tip hafiflikler ve manasız üslup acaba Mareşal Petain’i mahkum eden Fransa’da hatta Stalinist terörün ortalığı kasıp kavurduğu 1937 Rusya’sında rastlanabilecek cinsten midir? Bazıları demokrat yaftasıyla ağzına geleni söyleyebiliyor.

Kaynak : Milliyet

İber Oltaylı

Şehir Muhabiri Hatice ŞEN yazdı|| Suriçi yeniden inşa ediliyor

İstanbul’un tarihî dokusuna uymayan birbirinden farklı imar planları bir çok tarihi mekân ve eserin yok olmasına neden oldu

Suriçi’nde yanlış imar yapılanması yüzünden bin 560 hektarlık alandan geriye sadece 300 hektarlık özgün doku kaldı. Yoğunluk arttıran imar planlarının yanı sıra ana ulaşım akslarının sur içinden geçmesiyle tarihî doku yavaş yavaş ortadan kalktı.

Şehrin kimliğini oluşturan bu eserlerin bazıları ise günümüzde yeniden inşa ediliyor.  Tarihi sokak, cadde, hamam ve medrese gibi anıt eserlerin önce yeri tespit ediliyor İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından ardından da ihya ediyor.

 

Kayıp tablolar en son bakılacak yerden çıktı!


Türk resim ve heykel sanatının dünyaca ünlü sanatçılarına ait 5 bine yakın paha biçilmez eserine ev sahipliği yapan Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde kaybolan eserlerin bir kısmının MİT’de olduğu bildirildi.

Geçtiğimiz gün Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde 202 eser kayıp, 46 eser sahte, 27 eserin orijinalliği ağır kuşkulu haberileri gündeme gelmiş, eserlerin nerede olduğu ise merak konusu olmuştu. Çıkan haber sonrası Bakan Ertuğrul Günay, Resim Heykel Müzesi’nin 12 Eylül’de tahribatına uğradığını, ama göreve başladığı dönemde depolardan kolunuzu uzatsanız eser alabilecek kadar korumasız bir ortamın olduğunu söylemişti.

Hürriyet.com.tr’nin haberine göre Kültür Bakanlığı’nın müze envanterinde yer alan, ancak müzede bulunmayan tablolarının, aralarında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın da bulunduğu, kamu kurum ve kuruluşlarında oldukları ortaya çıktı.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay imzasıyla tabloların duvarlarını süslediği kamu kurum ve kuruluşlarına resmi yazı yazılarak, tablolar geri istendi.

Kültür Bakanlığı kaynaklarına göre, MİT’te müze envanterlerine kayıtlı yaklaşık 50 tablo bulunuyor. Tablolar ayrıca, Cumhurbaşkanlığı’na, yurtdışı ya da merkez teşkilatlarında sergilenmek üzere Dışişleri Bakanlığı’na, hatta Hacettepe Üniversitesi’ne de emaneten verilmiş durumda. Bakan Günay imzasıyla, şimdi bu eserlerin tümü geri istendi, bir kısmı da Kültür Bakanlığı’na ulaştı.